2 Mayıs 2013 Perşembe

İlişki Sendromu ve Soytarıları

Sevgili Kaptan,

İnsanoğlunun bazı halleri var ki bakıp da görmemek, görüp de görmezden gelebilmek neredeyse imkansız. Kendimi en izole hissettiğim dağlarda grupta çok konuşan insanların olmasına rağmen uzakta durabilme hakkımı kullandığımı bilirsiniz.






Ağaçlar, oksijen, patika, kayalar ve renkler... Araya girebilecek tek canlı börtü böcek kelebektir... Bir başka insan değil. İşte belayı çekebilme yeteneğim sayesinde bazen kilometrelerce yüksekte bile olan oluyor... 

Şimdi gelelim hikayemizin kahramanlarına. Bunlar 30 yaşını geçmiş uzun süredir bir ilişki yaşayamamış ve bir sürü saçma sapan hikayede kendine gözyaşı ve acı biriktirerek başkalaşan insan formundan oluşmaktadırlar. Her yerde karşınıza çıkabilirler, hatta siz bile o kabileden olabilirsiniz. Bu insanlar toplu halde ve kabilenin içindeyken son derece eğlenceli olurlar. Çünkü tipik halleri vardır hepsinin : "anı yaşıyorum şekerim" "dünya dursa ben durmam" "amaaan sabahlar olmasın" "hayata bir kere geliyorum"... neyse bunların türevleri böyle artar da gider... Bu palavraları sıkma anında hepsi çok şeker ve zararsızdırlar... Kabus bunların kabileden ayrılmalarıyla başlar. Buda tabii ki biriyle ilişki sürecine girilmesi olayıdır ki, aman allahım bigbang teorisi için bile bilim adamları o kadar kafa yormamıştır.

Bu kabileden arkadaşlarınız var ise mutlaka tanıklık etmişsinizdir. Bir ilişki mi başlıyor, yeni bir ulus mu kuruluyor ayırt etmek neredeyse imkansız. Ve kendinizi bir anda arkadaşınızın hayatının obsesif detayları için kafa yorarken bulursunuz. ( hemen koşarak uzaklaşın) 

Fakat kabus bununla bitmez, asıl "şiddet" ilişki başladıktan sonra yaşanır. Uzun süredir duyulan özlem, kafada çiftlerin yapabileceği şeylerin listesi, ukte kalmış fotoğraf parçalarına yerleştirilen kafalar... vs... vs... deliren bir kabile üyesi artık gücünün maksimum seviyesine ulaşarak "ilişki sendromuna" kapılmıştır. Büyük geçmiş olsun... Bu sendrom maalesef ölümcüldür... 

İşte benim dağlarda karşılaştığım çift bu sendromların hepsini sergiliyorlardı. İlişkinin başı ve ikisi de kabilesinden yeni ayrılmışlar. Kendilerini mutlu etmek adına sosyalleşmeye başlamışlar fakat çift olarak sosyalleşmelerinin getirdiği kaygıyla ortama zehirli gaz gibi titreşen ölümcül bir hava katıyorlar. Gerekli gereksiz her yerde, bununuza sokulan bir telefon ve peşinde "pardon fotoğrafımızı çeker misiniz?" ile başlayan diyalog, "bakim nasıl çıkmış?" "aşkım gözünü kapamışsın" "pardon, tekrar çekebilir misiniz?" ... Facebook birazdan bir çiftin daha ne kadar mutlu olabildiğine tanıklık edecek ve fotoğrafı çeken ben karşımda gördüm şeyin mutluluk olmadığını biliyorum.... Kaptan biliyorsun, aşk ya da ilişki düşmanı değilim ...Hatta ruhum sevgiden beslenir, bir adamı düşlemiyorsam yaşamıyorumdur... Ama bu "ilişki sendromu" yaşayanlar hasta ruhlular... Şimdi hepsinin ortak özelliklerini sıralayacağım ve bana hak vereceksiniz.

İlişki sendromu yaşayan çiftlerin ortak özellikleri:

1) Uzun süredir yaşadıkları yalnızlıklarından şikayet halinde olduklarını asla itiraf etmedikleri için, ilişkiye girer girmez aşırı sosyal eğilim gösterirler (çift olarak) Kahvaltı org., diğer çiftlerle yemekler, evde yapılan klasik şeyler.

2) Karşılarındakine kendilerini anlatma çabasına girişirler ki bu çoğu zaman kendi gerçekliklerinin dışında kafalarında yarattıkları karşısındakinin hayran olacağı kişiye ait çarpıtılmış hikayelerdir

3) Sosyal ortamda (facebook twitter) sürekli fotoğraf ve mutluluk içeren bildirim paylaşma halleri

4) Bebekçe konuşma denilen yeni bir dili gerekli gereksiz kullanma tavrı

5) Bitmek bilmeyen mesaj ya da whats up kullanımı, ki ilişki telefon sayesinde hızlı yol kat eder böylece beklenen tartışma ve kavga anlarına da hızla yaklaşılır

6) Hayatında eksik noksan ne varsa bu ilişkinin bunu kapatacağı beklentisiyle başlayan yanlış yolculuklar

7) Ortak nokta bulmak için çırpınışlar ki bu çoğu zaman körlük derecesinde, algıyı kapatma eğilimiyle başlar. Karşısındakini yalın olarak görmektense kendi yüklediği anlamlar etrafında başka bir dünyadan bakma halleri... kırmızı alarm burada çalmaya başlar. Çünkü hayal kırıklıkları yakındır...

8) Mesajlara gelecek yanıtların yarım saat gecikmesi durumunda yaşanan abartılı öfke nöbetleri... Kaygı, güvensizlik ve kötülük artık başını çıkarmaya başlamıştır...

9) Bu en büyük tehlike "can sıkıntısı"... artık birlikte yapılan etkinliklerde can sıkıntısı, trip atma, laf sokma vs olayların başladığı zamanlardır... "Neden hep aynı şey oluyor?" gibi anlamsız sorularla beyin yeme kısmı ise ara öğünleri bile efsane bir şölene çevirir...

10) Ayrılık çanları kimin için çalıyor? kısmında artık büyülü aşk gitmiş yerini asla konuşmayı beceremeyen iki yorgun ruha bırakmıştır... Facebook iletileri alıntı yapılan anlamlı laf sokmaca cümlelerinden ibarettir, çiftler arası haberleşme twitter dan sağlanır.. Hala bir şans vardır ama adımı karşıdakinin atmasıyla beklenen anlamsız bir girdaptır... Çoğu zamanda kimse adım atmaz.


İşte ilişki sendorumun genel döngüsü böyle.. peki bunun bir reçete ve tedavisi var mı? Elbette... Buradan bedavaya bilgi verecek değilim ama ben buldum!!!! Artık soytarı değil, sarayımın kraliçesiyim... Darısı başınıza.

Kaptan, galiba gemide kadın olmaması doğru bir kararmış. 

Hasretle, selamlıyorum sizi.

Seyr-i Alemciniz.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Suriye'de Savaş, Londra'da Konser ya da hayatının peşine düşmek

Sevgili Kaptan,

Karada işler her zaman ki gibi. Dönen bir dolabın bir içindesin bir dışında. Hayat akıntıyla aynı yönde sürüklüyor her şeyi. Üstelik çoğu zaman sormuyor ne isteyip istemediğini. Bir bakıyorsun akıntıda pislikler var bir yandan da sürprizler. 

Yeni bir yol arifesindeyim. Londra için hazırlık zamanları. Ama ilk defa uçağın yönünü değiştiresim var. Suriye'de olmak isteyen tarafım beni rahat bırakmıyor. İçimde küçük bir kurt gibi dolanıp duruyor. 





Bizler savaş görmeyen bir nesiliz. Bize filmler ya da haberlerden aktarılan vahşet görüntülerinin dışında politik oyunların ve silah sanayinin stratejilerini tartışmanın ötesine geçemedik. Şimdi Suriye'de olmak isteyen tarafımda insani tarafım değil maalesef. 

Derdim, tanıklık etmek ve gerçekleri anlatmak. Bugün Suriye'de yaşanan şeyin insanlığın bir ayıbı olduğunu durmadan söylemek belki. Her gün yaptığımız sıradan konuşmaların içinde yer almayan bir ayıp. Bize yapılan en ufak ayıplar için günlerce tribe girebiliyorken bir insanlık ayıbından bahsetmek çok mu klişe? Ya da böyle davranıyor olmaktan çekinmek ve tabi ki korkuyor olmak çok mu aptalca? 

Suriye'ye gitmek tehlikeli. Hatta çok tehlikeli. Peki Londra? 

Savaş silahlarla yapılır ama hayat için garanti veren "güvenlik" midir?

Yol öncesi sorularım ve kafa karışıklığım devam ediyor. 

Yakın zamanda size tekrar yazarım.

Yeni yol ve yeni hikayeler için güç toplama vaktim.
Gemiye huzur ve melodik rüzgarlar yolluyor.

Saygılarımla,

Seyr-i Alemciniz.




15 Nisan 2013 Pazartesi


Çılgın satranç oyuncusu,
Mesafeli duruşu, aşırı duysallığı ve saplantılı detaycılığı ile   STANLEY KUBRICK…





Birçok eleştirmen ve sinema tarihçisi onu “tanrı” ilan etmiştir.  Henüz otuzlu yaşların başındayken Amerika’da adından sık sık söz ettirerek yeni yetişenlere model olmuş hatta eskilerinde dikkatinden kaçmamıştır. Orson Welles  “genç kuşak içinde Kubrick bir dev gibi karşıma çıkıyor” diyerek iyi bir tahminde bulunmuştur.

Üzerine birçok kitap, makale ve sayısız röportaj derlemesi olan “auteur” yönetmenlerden olan Kubrick için bir manifesto oluşturmaya karar verişim ise ona duyduğum hayranlığın yazınsal halinden öte bir şey değildir.  İşte Kubrick manifestosu…

v      Ben sinemayım”. Böyle bir iddiası olup olmadığını bilmiyorum. Ama tasavvufta “ben tanrıyım (enel hak)” bilişini nasıl açıkladı derviş olan, benim tanrıyı gördüğüm gözle tanrı da beni görür… İşte Kubrick’in “ben sinemayım” gibi bir iddiası olmasa da, onun gözü sinema, sinemanın gözü Kubrick olmuştur. Bunun en temel sebeplerinden birisi, işini yaşam tarzına dönüştürmesi diyebiliriz. Amerikalı olsa da otuz yıla aşkın Londra da bir kale de kendi krallığını kurmuştur. Malikânenin birçok odası iş için düzenlenmişken bir yanda da ailesi ile olan özel yaşamını yine bu duvarlarda eş zamanlı yürütmeyi başarmıştır. Ve bitmek bilmeyen bir açlıkla okuduğu kitapların bulunduğu kütüphanesi onun bütün düşlerini yansıtacak arayışların sancılarını çektiği yerdir. Belki de yatak odasına sadece beş adım mesafede, düşlerini kovalarken “otomatik portakala” ilk karar verdiği anı anlamaya çalışın. Elinde kitap ve beyninde arka arkaya sıralanmış sahneler. Yaratım anının parlayan enerjisiyle, odadan çıkışı ve daha o an planlamaya başlayışı. İşte bunun için gereken zaman mekân ve ortamın oluşturulması doğal şartlar altında kendiliğinden tabiat oluyorsa “sen sinemasın” “ben sinemayım” “o sinema” demek çokta iddialı duyulmuyor.







v      Tek adam olmak. Stanley Kubrick bugün bizim kendi sektörümüzde eleştirdiğimiz her şeyi yapan tek adam olma ekolünü, Hollywood stüdyolarının katı kurallarına rağmen öncülüğünü yapanlardandır. Senaryolarını titizlikle tek başına çalışır, destek aldığında ise onun taslakları üzerinden yol alınırdı. Filmlerinin kurgusunu yapmakta ki ısrarcılığı yüzünden kendi çalışma modelini oluşturmuş ve ciddi değişim getiren hareketlerin öncüsü olmuştur. Bunun iyi bir şey olduğunu savunmak ya da savunmamak başka bir sürü örneğin incelenmesi demek. Fakat Kubrick sinemasına baktığımızda, onun samimiyetinin ve anlatı dilinde ki bütünlüğünün ancak bu şekilde izleyicisine geçebileceğini görürüz. Ayrıca, kamerasının gösterdikleri dışında ki alt metni bu kadar sağlam kurabilmesi, koşulsuz onun başından sonuna dek bütün sürece elinin değmesiyle ilgilidir. Çok az insanın bunu başardığını biliyor olmak sanırım bu tartışmanın kırılma noktalarını oluşturuyor. O yüzden maalesef Kubrick, böyle yaptığı için başarılı bu yol izlenmelidir, diyemiyoruz. Tek doğru ve tek denklemin olmadığı bir oluşum olan sinemada belki “dünyada ne kadar ruh varsa o kadar tanrıya giden yol vardır” diyerek felsefik bir yaklaşımda bulunabiliriz.




v      Detaylardan bütüne varım. Detaylarda ki mükemmeliyetçiliğine bakarsak, şöyle bir şey görüyoruz. Sadece bir film yapmıyor, bir dünya kuruyor. Ve bu dünyayı kurarken öylesine her şeyin tutarlı olmasını istiyor ki, izleyicinin kafasında bunun bir film olduğuna dair bir ikileme izin vermek istemiyor. Çünkü o, en başta yakaladığı parlak fikre hiçbir şeyin gölge düşürmesini istemiyor. Bu yüzden en az hikâye kadar, mekân seçimleri, kostüm seçimleri ve müzik gibi diğer sinema enstrümanlarına da kafa yoruyor. 2001 Uzay Yolculuğunda dikkat çeken sahnelerden biri de Gary Lockwood’un bir Chopin valsi eşliğinde santrifüjde egzersiz yaparken gösteren kısa sahneydi; Kubrick sahne için bu parçayı seçmiş, çünkü 2001 deki zeki bir adamın egzersiz müziği olarak Chopin’i seçeceğini düşünmüş.



v      İkircikli olma hali. Çelişkilere olan tarafsız yaklaşımı ve entelektüel birikimin sinemasında derinlik kazandırması, onu farklı yapan yönlerinden biridir. Kubrick, teknik anlamda kendini geliştirmek için koyduğu bütün tavrına rağmen asıl farkını olaylara bakış açısıyla yansıtmıştır. Bu da onun bilgiye ve yaşadığı hayata olan merakının bir sonucudur. Birçok filmde de bu temayı açık bir şekilde gözler önüne serer. Hatta Full Metal Jacket’ta, Joker isimli askerin yakasında ki peace işareti ile miğferinde ki “born to killer” yazısı arasında ki tezatlığı diyaloglara dökerek bunu dile getirmiştir. Ya da Otomatik Portakal’da, Alex’in hapishanede ki rahip ile arasında geçen diyaloglar onu çelişkilerini ifade etme şeklinin başka bir örneğidir. Kubrick’e 2001’i çektikten sonra verdiği bir röportajda dünya dışı varlıklara inanıp inanmadığı sorulmuş. Ve aynı çelişkili bakış ile bütün felsefesini yine tamamlayıcı bir yanıt vermiştir. Demiştir ki “kısa bir zaman önce bir astronomun yazdıkları sanırım benim etkilendiğim şeylerin başında geliyor; bazen yalnız olduğumuzu bazen de olmadığımızı düşünüyorum. Her iki durumda bana aynı derecede şaşkınlık veriyor”.



v      Görsel düşler! Kubrick filmlerinde muhteşem diyaloglara ihtiyaç duymaz, o insanlara göstermenin anlatmaktan daha etkili olduğuna inanır. Bir röportajından alıntı yaparak aynen aktarıyorum: “Görsel olarak ve müzik yoluyla iletişim kurduğunuzda insanların içine hapsolduğu sözlü, dar konseptlerin ötesine geçersiniz. Sözcüklerin oldukça öznel ve kısıtlı anlamları vardır, dolayısıyla sanat eserinin insanın duygusal dünyasında ve bilinçaltında yaratacağı etkileri kısıtlarlar. Filmlerde de bu durum geçerlidir, çünkü bir filmde ki can alıcı noktalar sözcüklerle ifade edilen kısımlardadır. Onları destekleyen duygular vardır ve siz sadece aktörlerin bu duyguyu yansıtmasını sağlarsınız. Senaryo insanoğlunun icat ettiği en ketum yazı formudur. Ruhu ve imgelemi yakalayıp yansıtmak zordur. Diyalogları yansıtabilirsiniz, ama senaryo geleneğine bağlı kalırsanız tanımlamalarınızın çok kısa ve telegrafik olması gerekir. Ne ruh ne de başka bir şey yaratabilirsiniz. 2001 de Arthur B. Clarke ile yazdığımız senaryo yaklaşık 40 bin kelimelik bir metindi. Anlaşmanın, bütçenin vb. temelini bu senaryo oluşturuyordu. Sonra o senaryodan Arthur ile birlikte başka bir senaryo yazdık, en sonunda Arthur bu senaryodan uyarlayarak kendi romanını kaleme aldı. Aslında sinema, yazılı esere oranla, müzik ve resme daha yakın bir seviyede etkili oluyor ve elbette film, sözcüklere bağlı kalmadan karmaşık konseptlerin ve soyutlamaların ifade edilmesine imkân tanıyor. 2001 filmi, tıpkı müzik gibi, bilincimize dar bir şekilde sınırlanmış deneyim alanlarına hapseden katı kültürel kalıplarda kısa devreye sebep olmayı başarıyor ve duygusal algı alanlarına doğrudan temas ediyor. 2 saat 20 dak. Süren filmde sadece 40 dakikalık bir diyalog var”.

v      Gözlem. Kendine kapılmamak adına açık fikirli olabilmektir, Kubrick sineması. Birçok kişi bu ilk cümleye pek katılmayacaktır. Çünkü Kubrick’in bütün süreçlere hakim olma çabası ya da kendi yaratıcılığına dışarıdan etki almamak için gösterdiği direnişten bahsedeceklerdir. Ve yine birçok kişi diyecektir ki, insanın en samimi anlatımları kendinden gelendir. Bu tartışma uzun yıllardır süre gelmiştir ve böyle de gidecektir. Ama olay Kubrick sinemasının manifestosunu yazmaksa noktayı koyduğum yer ilk cümledir. Çünkü Kubrick’in kendi tatminini arayışı kendi doğrularını anlatma peşinde oluşunda yatmaz. Çünkü heyecan duyarak seçtiği hikâyelere bakarsanız eğer hepsi ciddi gözlem ve araştırma gerektiren konulardır. Kubrick hiç savaşta bulunmamıştır ama Vietnam savaş filmlerinin en iyi örneğini vermiştir. Çünkü o görsel bir anlatı oluştururken kendi arka bahçesine bakmaktan çok, körleşmesine engel olacak bir çevreye kendini bırakmıştır. Bu nokta da o çevrenin doğasına yönelerek başka arka bahçelerin çiçeklerine su vermeyi tercih etmiştir. Bu yüzden farklı hikâyelerde, ortak dili yakalaması bir mucize olarak onu sinema dehası yapmaktadır. Çünkü her şeye rağmen yalın anlatı dilini korumuş ve imzasını her karede göstermeyi başarmıştır.






v      Ruhsal kıvranış. Kubrick genel olarak insan doğasına verilen dışsal zararlardan heyecan duymuş ve bunun üzerine anlatılarda bulunmuştur. Onun ruhunun derinliklerinde insan olmanın gerektirdiği ütopik bir dünya gizli olduğunu anlamak için biraz düşünmek yeterli gibi. Çünkü ne anlatırsa anlatsın, insanlığın nasıl kendine zarar verebileceği gizli kötülükler barındırdığı gerçeğini yansıtma şekli temelde öylece dimdik durmaktadır. Pats of Glory’de Fransız askerleri öldüren Fransız silahlar, Dr. Garipaşk’ta askeri kaçıkların nükleer bir bombayla dünyayı yok edişi, 2001’de insanüstü bir makinenin hatası, Otomatik Portakal’da bilim otoritelerinin araştırmalarında geldiği son nokta hep insan olma yolunda atılan riskli adımların fenalıklar getiren sonuçlarıyla doludur. Aslında temelde aynı şeyi söylemesine rağmen farklı hikâyeler seçiyor olması ise izleyiciye bir mesajı doğrudan vermektense onun keşfedeceği bir alan bırakmanın işin sihri olduğuna inanmasıdır. Bütün bu hikâyelerde yaşamın boş ve amaçsız olduğu gözler önüne serilir. Meraklı bir gazeteci, Kubrick’e bütün bu filmlerden yola çıkarak, her şeye rağmen hayatı yaşamaya değer olduğunu düşünüyor musunuz diye sorar. İşte ustanın verdiği cevap; “ Faniliği ile başa çıkmayı başarmış kişiler için evet. Hayatın anlamsızlığı insanın kendi anlamını yaratmaya zorluyor. Mesela, çocuk olgunlaştıkça, tüm çevresinde ölümü ve acıyı görüyor ve insanın içindeki sonsuz iyiliğe olan inancını kaybetmeye başlıyor. Ama eğer makul derecede güçlüyse ve şanslıysa ruhun bu alacakaranlığından çıkıp yaşamın anlamına yeniden doğabilir. Hem hayatın anlamsızlığının farkında olmasından dolayı hem de buna rağmen yepyeni bir amaç ve onay duygusu yaratabilir. Doğduğu zaman taşıdığı saf merak duygusunu yeniden elde edemez ama daha dayanıklı ve sürdürülebilir bir şey şekillendirebilir. Evrenle ilgili en ürkütücü gerçek buranın düşmanca bir yer olduğu değil, vasat bir yer olduğudur; fakat eğer bu vasatlıkla barışık olup yaşamın, ölümün sınırlarını, içindeki zorlukları kabul edersek, bir ırk olarak varlığımız gerçek bir anlam ve tatmin kazanabilir. Karanlık ne kadar uçsuz bucaksız olursa olsun, kendi ışığımızı yakmalıyız.

v      Tekniğe olan hâkimiyet. Kubrick kendi kendine yetişmiş insanlardandır. Babasının ona aldığı fotoğraf makinesiyle başladığı görüntü toplama hali, ona yaratıcılığının sınırlarını zorlaması için basamak olmuş film çekme kararı aldığında ise mecburen her şeyi öğrenmek zorunda kalmıştır. Birçok parasızca yapılan işin insana kazandırdığı en büyük şeyin tecrübe olduğunu hepimiz biliyoruz. Kendi kameranı kullanmakla başlar bu, doğal ışığı en iyi şekilde anlatıya serpiştirmekle devam eder ve sonunda kurgu masasında bir programa teslim olarak son bulur. İşte Kubrick, parasızlık ortamında film yapmanın ona kazandıklarını, milyon dolarlık bütçeli işlerinde sonuna kadar damıtmıştır. Otomatik portakalın kurgusunu yaparken ulaştığı noktada şunları söylemekten çekinmemiştir. “Hiçbir sanat dalında kurgu yoktur. Kurgu sinemaya ait bir olgudur. Ben kurgu masasına oturduğumda yazın ve çekimdeki bütün düşünselliğimden arınarak bakarım ekrana. Fazla olan ya da gerek olmayan hiçbir görüntüyü kullanmam. Kurgu doğası gereği kendi içinde yeni bir yaratım süreci başlatır ve ben ona uyarım”.  Stüdyolarda hiçbir yönetmen kendi kurgusuna alınmaz iken, Kubrick’ in bunu aşarak kendi şartlarını kabul ettirmiş olması dönemine oldukça ses getirmişti. Çünkü haklı olarak hiçbir stüdyo milyon dolarlarını tek bir adamın inisiyatifine bırakmak istemiyordu. Fakat temelde sonuç tek bir yerdir, izleyici tepkisi. Birçok eleştirmen, Kubrick filmlerini ilk izlediklerinde sansasyonel yönde kötü eleştiriler yazsalar da, izleyici kendi takdirini sinema salonlarını doldurarak Kubrick’in her zaman yanında olmuştur. İnsan bu noktada düşünmeden edemiyor, eleştirmenlerden iyi not alan sinemacılar izleyici bulamazken, eleştirmenlerin yerin dibine soktuğu filmlerin, salonlarının dolup taşması nasıl bir ironidir. Seyirciden yoksun bir sinema düşünülebilir mi?


Kubrick hakkında söylenecek daha çok fazla şey olsa da onun felsefesiyle bırakalım yazıyı. Merak eden keşfetmek için kendi yolculuğuna çıksın. Bir sanatçının kendini en iyi ifade etme şekli yapıtlarıdır. Belki onu anlamak için sadece onun filmlerine bakmak bile yeterli olabilir. İyi seyirler o vakit.

Saygılar,

Seyr-i Alemci...




2 Nisan 2013 Salı

sakıncalı düşünceler



Sakıncası yok ki dünyanın
Kimse kimseye dokunmuyorken…
Sakıncası yok ki sevmenin
Sevilmeyi beklemiyorken…
Sakıncalı düşüncelerin varsa bile kendine sakla
Bil ki senden başkaları da var…
Sakladığın şeyler sadece düşüncelerin değil aslında
Senden uzakta yaratılmış bir eserken sen
Hissettiklerin rüzgardan nağmeler değil mi sadece
Sakıncası yok ki notaların
Parmaklarından çıkan yüreğinken
Kafamın içinde ki bırak sana kalsın…
Alem değil mi çemberin içindekiler
Senin içindekiler bırak alemin dışında kalsın…
Yüreğini ortaya koyamazsın ki, ortalık kalabalık
Ortalık şıllık..ortalık düzen dolu düzülen dolu…
Susalım birlikteyken sessiz çığlıklarımız olsun çocuklarımız
Sakıncası yok ki biz birlikte susarken dünya ağlamış
Gülmeler yalanken sakıncası yok ki acıların…

24 Mart 2013 Pazar

şerefe kaptan....

böcekler her yerde yine...

Gemiyi acilen boşaltın ya da birlikte batalım... Seyir defterini bile yediler... Çabaladım kaptan, normal olmak için çabaladım... Bir ilaç uyu geçer dediler, uykumda başladı böcekler, geçmedi kaptan... Daaannn! Vurdum tam onikiden... saatler 12 yi gösteriyor, araba bal kabağına dönüşmek üzere bense camdan ayakkabıları kırdım... bulamazlar ki beni...

Gölgeler bağımsız, kendi rejisinde... Işık karanlığı aydınlatmıyor sadece oyun oynuyor benimle... legolarım nerede? Lego mu logo mu? Ne yaptınız beynime...

Silah seslerini yakından duymadım ben, bir sevdiğim el bombasıyla bacağını kaybetmedi hiç, neden savaşlar acıtır ki yüreğimi... Kim anlattı bunları bana... susturun saçı fönlü tek tonda konuşan kare içindeki haber spikerlerini...

Böcekler çıkıyor kaptan, içimden kafamdan... ayaklarımdan başlıyorlar tırmanmaya ... tek istedikleri yükselmek... En tepeye çıkıp küçük olduklarını unutmak... İzin veriyorum kaptan... Bütün böceklere izin veriyorum... Bir ilaç al geçer... Geçmiyor kaptan...

Kulaklarımda başkalarının sesi var, kendi sesimi duyamıyorum kaptan. Hepsi aynı anda farklı tonda...acıyor beynim, kafamın içinde vızıldıyorlar, kafam koca bir kovan... Ama bal yapmıyor, kan akıyor kulaklarımdan kaptan, yalayan vampirler ölümsüzler... Bense ölümlü kaptan...

Toprağın altı ya da üstü fark etmiyor; soğuk ve karanlık... Böcekler ise her yerde... Bir parça bir parça derken... başlıyor bir kaşıntı, tırnaklarımın arasında et parçaları.. canım canımda... kanım tırnaklarım da... bırakın diyorum, bırakmıyorlar kaptan... bir ilaç al geçer...

Böcekler her yerde, gittikçe çoğalıyorlar... yumurtalıklarımdalar... eyvahlar olsun... alın içimdeki küçük kıllı bacaklı antenlileri... onların antenleri gözümde kulağımda.. her titreşim konuşur halde... koltuğun sesini duyuyorum, sustur kaptan... tavanda harfler var, sürekli yer değiştiriyor, duvarlar konuşmasın rica et kaptan... 

Bir nota, bir fotoğraf karesi, bir fırça darbesi, bir an... bunun mu kölesi böcekler... Ben normalim değil mi kaptan... Söylesene... Birlikte gülelim ... gülelim... gülsünler.. gül... gül gibi.. dikenli ve naif... Biliyorum öyle değil kaptan...

Yak gemiyi gel, ya da ben kül olacağım....




11 Mart 2013 Pazartesi

Sevgili Kaptan,

Çok vakit oldu seyir defteri mürekkepsiz kaldı. Kabahatimi bilir, telafisi yapılmaz görürüm. 

Yollar uzadıkça uzadı, ne gördüklerim bitti, ne dinlediklerim. Gel gör ki yazamadım işte size bir türlü.

En son, gemiden haber uçurdu tayfalar. Panikle aldım notlarını ve ilk defa korktum ya geç kalırsam diye... 

O gün, kış mavisi bir örtü vardı gökyüzünde.  Hafif dalgalı bulutlar, durgun nehrin üzerinde ki kurumuş yaprak gibiydi. Yani yer gök aynı derler ya, öyle günlerden biri diyelim...

Ben ve diğerleri iki kişiydik. Fazla gürültü yapmamak için dağıldık. Ben gittim, diğerleri kaldı.

Mesaj cebimde, bakamaz oldum uzun süre. Ya geç kaldıysam diye.  Limana koşup gitmek geldi aklıma. Rüzgarı arkama alıp, sulara fısıldayacak koşarak gelecektim yanınıza. Sonra tam sonsuz mavilikte gemiyi görecektim, bırakacaktım kendimi akıntıya, gittikçe yaklaşacaktım... Sonra...Sonra.. Ya geç kaldıysam...

Önce limanda, sonra da seyir defterinin başında bulandı durdu gözlerim. Ne haritalar net ne harfler... zaten ikisine de gerek yok derdiniz siz : "İyi bir denizci ruhuyla bulur yönünü" ...  Yazmam gerek, size geç kalmamak için yazmam gerek...

Anlayışınızı değil, hissetmenizi bekliyorum bu sefer.

Rotayı çizmemiş olabilirim ama dümen hiç sapmadı. En yakın zamanda yol bilgileri tarafınıza bildirilecektir. 

Saygılarımla,

Seyr-i Alemci





9 Ocak 2013 Çarşamba

Duygularım gelir duygularım gider...

Duygularım gelir duygularım gider,
Su ne yükselir ne alçalır
Bir dalga gibi vurur bedenime 
Alıp okyanuslara bırakır yüreğimi...
Bir bakmışım denizin ortasında çırıl çıplağım
Önce üşür sonra yanarım
Yüzdükçe yorulur, sonra
Yorgunluğumu bırakırım akıntılara.

Duygularım gelir duygularım gider
Rüzgarın aşındırdığı kayalara benzerim
Bir heykel traş edasıyla yontar bütün inceliklerimi
Şekillenir kıvrımları bedenimin.

Duygularım gelir duygularım gider
Kaçırır bütün uykularımı
Bir çocuk gibi peşine düşerim
Çölde serap olur uyku, tam yakaladım derken kaybolur...

Duygularım gelir duygularım gider
Geride beni bırakır
Her seferinde yeni bir ben bulurum
Bir ben daha
Bir ben daha
ve yeni bir ben daha...

Duygularım gelir duygularım gider
Ben hep beklerim.

09.01.2013 (Etiler-İstanbul)