15 Aralık 2012 Cumartesi

Kapılar açıldı kaptan!

Öncesi var çocuk ile geçmişin
Tiranlar var hatta bir de şaman.
Kuyuya girmişler hepsi  derin değil
Dibi gözükmez,
İpe kısadan bir kurgu yapılmış kova misali gelecekleri.
Kimya bozulmaz kafa açıkken,
Kapılar kapansaydı,
Çocuk dışarıda kalırdı.
Başka ellerin üzerinde dağıldı,
Bedeninde ki göremediği parçaları.
Sonra da sessizliği bağırdı.


Bir çığlık duyuyorum
Çocuk bağırıyor, her vuruşta üç nota
İçindeki şeytanı yakmış
Aç kapıyı diye haykırıyor
Çöldeyiz bir başıma kalabalıkla
Ben kum tanesiyim koca çölde
O ise kertenkele
Sus diyor, korkma diyor
Güneş doğacak üzerimize
Ama karanlık bitmez diyor
Korkuyorum, daha çok korkuyorum...
Ayak sesleri, kalp atışları, birde benim korkum duyuluyor.
İyice kork diyor
Yok etmek için kork diyor
Aç kapılarını diyor...
Ayak sesleri, kalp atışları
Üç vuruş beş nota
Çöl sessiz kafam kalabalık
Kaybolmuşum kum denizinin içinde
Çünkü tüm kapılarım açık
Çocuk dikti gözlerini boşluğun noktasına
Bir film oynatıyor o noktada "sıfır" dı adı galiba...
Çığlık geliyor filmin içinde bir yerlerden
Sadece o duyuyor bir de ben.
Nokta gittikçe büyüyor
Kara bir bulut olup gökyünü kaplıyor
Damla olup çöle karışıyor
Sonra bir kadın memesinde
Bir damla süt oluyor 
Sütü içiyor biri
Kömür karası süt akıyor dudaklarının arasından
Gökyüzü nerede diye soruyor
Gökyüzü nerede?
Gökyüzü yerde.
Gökyüzü nerede?
Gökyüzü sende.
Gökyüzü nerede?
Gökyüzü bende.

Father,
Yes son
I want to kill you
Mather, i want....


FOR JIM MORRISON
08.12.2012

Seyr-i Alemci





5 Aralık 2012 Çarşamba

Kim Ki bu dili yaratmış...

Sevgili Kaptan,


Kore'ye doğru yelken açarsan özellikle Güneyine tanışmanı istediğim biri var. Kim Ki Duk adında bir adam. Oldukça sempatik ve alçak gönüllü. Gerçi budistleri düşünürsek hepsi birbirinin aynı. Gülümseyen tek hat gözleri ile, önünde eğilmekten zevk duyar haldeler. Bazen bu egosuz ve dingin halleri sinirimi bozuyor. Bazende peşlerinden tapınaklara gidip günlerce susabileceğimi hissediyorum. Tıpkı budizmle aramdaki papatya aşkı gibi Kim Ki Duk ile olan aşkım... bir seviyorum bir sevmiyorum...

 Kim ki bugüne kadar 15 film yaptı.... İlk sinema filmini izlediğinde 32 yaşındaydı. İzlediği filmler, Köprü Üstü Aşıkları (Leos Carax) ve Kuzuların Sessizliği imiş. Fransa da izlediği bu filmlerden o kadar etkilenmiş ki ülkesine dönüp hemen bir senaryo yazmış ve ödülü kapmış. Bu adam hiç bir sinema eğitimi almamış. 9 yaşından sonra fabrika işçiliği, fakirlik  ve aile içi şiddet... bileşenleri ile geçirdiği çocukluk evresi zaten hayatı boyunca taşıyacağı travmaları baştan belirlemiş. Sonra körler okulunda rahip olmayı denemiş, o da olmamış...  Derken birgün sadece uçak bileti parasını biriktirip Fransa'ya gelmiş. Bir sanat okuluna gitmek en büyük hayali. Sokaklarda resim yapıp satmış geçimini kazanmak için. İki yıl kadar takılıp Güney Kore'ye geri dönmüş. "Eğitimsizliğimin bana verdiği kompleksi hep yaşıyorum bu yüzden kendimi hiçbir zaman güvende hissetmedim" diyor bir röportajında. Ama, Boş Ev'i, Zaman'ı, Nefes'i, Pieata'yı , İlkbahar Yaz, Sonbahar Kış....İlkbahar'ı yapmaktan geri durmuyor. 

Şimdi "kim" olursan ol, sanat üretmekten kendini alamıyorsan hayatına dair bütün detaylar anlam kazanmaya başlıyor. Bu yüzden sanatçıların hayatını merak eder ve tanımak isteriz. Ne yapmışta böyle olmuş, başına ne geldi de acep bunu yazdı, ya da sıradan olmaması gerekliliğini kendimize ispatlamak mı isteriz... Bu kendimizle sanatçı arasında ki pis bir rekabet midir... Her ne ise bilemedim ama "yaratıcıyı tanıma aşkı" zaten insan oğlunun geninde var...

Kim'i tanımak için filmlerini izlemek yeterlidir diye düşünüyorum. O kadar açık ve net anlatıyor ki iç dünyasını. Hatta sadece iç dünyasını perdeye yansıtıyor desem yeridir. Kısaca bir bakalım sinemasına ...

Kim Ki Sinemasında Karakterler, genelde psikolojik olarak rahatsız tiplerdir. İletişim sorunu yaşarlar. Dertlerini konuşarak değil uzun uzun bakıp bir anda çıldırarak anlatırlar. Ve filmi izlerken dersiniz ki bir cümle söylese mevzu kapanacak, niye susuyorsun... Konuş... konuş... İşte burada yönetmen ustaca size kelimelerin aslında kendimizi anlatmak için yeterli olmadığını vurgular. Ama bu demek değildir ki "susmak" kendinizi ifade etmenin göstergesi.  Hayatınızda konuştuğunuz ama yine de kendinizi anlatmak için kelimelerin yetmediği anlar eminim olmuştur. İşte ustanın bahsettiği temsili karakterleri tam bu noktada duran ruhsal yapılardır. Ama o bu durumu kelimeler ile değil imgeler ile anlatmayı tercih eder. Tıpkı gerçek hayattaki o sıkışmışlığı anlatmak için kelimelerin yeterli olmadığı gibi. Ayrıca, Kim Ki Duk karakterleri film boyunca ruhsal bir yolculuk yaparlar, sonunda ya arınırlar ya da ölürler. Ki genelde bir ölü hep vardır. Bu da, budizmle oldukça paralel bir yaklaşımdır. Çünkü budist öğretilerine göre;


insanlar asıl hayatlarını, “geldikleri ve sonunda gidecekleri” alemde yaşıyorlar, gerçek özgürlük orada mümkün. O özgürlüğe burada ulaşmanın tek yolu var: Başta benlik bağımlılığı olmak üzere tüm zincirlerden kurtulup aydınlanmak, “uyanmak”.... 



Aydınlanma için ise ruhun acı çekmesi gerekmektedir. İşte Kim Ki Duk karakterlerinin sürekli bir acı halinde görmemizin temel sebebi terbiye sürecinde olmalarındandır. Aslında fark etmesek de çoğu zaman kendimizi cezalandırırız. Ruhumuz benzer acılar çeker. Fakat bunu kim ki duk kahramanları gibi fiziksel şiddet uygulayarak yapmayız; daha kabul edilebilir bir sınır çizeriz acı şekline. Mesela, sevmediğimiz bir işte çalışma zorunluluğunu ruhumuza her gün kabul ettirmeye çalışarak acı çekeriz. Bedenimize duyduğumuz hoşnutsuzluk ile güzellik anlayışını zorlayarak acı çektiririz... Sevilmek uğruna kendi oluşumuzdan uzaklaşarak acı çektiririz... Bu böyle uzar gider, global dünya insan ruhunu terbiye etmek üzere elinde bir kırbaç ile dolanıyor etrafta... 

Kim Ki Duk Sineması Kadın ve Erkek İlişkileri üzerinden, erdemli insan olma yolunda ki ahlak kavramlarını irdeler.  "Şehvet, sahiplenme duygusu, o da öldürme hissini uyandırır" der, İlkbahar Yaz, Sonbahar Kış... İlkbahar filminde ki rahip. Sonra bu deyişin tamamı bir film konusudur "Dream" de.  Kadın ve erkeğin bir olduğunu, tıpkı siyahla beyazın aynı olması gibi anlatır metaforlarında.  İhanet, bağımlılık, şiddet, sevgi, aşk, şehvet... temel konularıdır filmlerinin. Aslında bu konuların ortak çıkışı da var oluşsal bir yaklaşıma götürür bizi. 



Gelelim Görsel Şölene ve estetik anlayışına.... uzak doğunun balını bol miktarda yemektedir bu konuda. Renk cümbüşleri, tapınaklar ve mistizim... Doruk yapar kim ki duk sinemasında.  Gerçekten "less is more" anlayışı ile yapılmış  filmlerinden  sergi açılabilecek kadar  fotoğraf karelerine ulaşmak mümkündür.  Tabi ki estetik deyince benim aklıma "Angelopoulos" tan başkası şimdilik gelmiyor. 

Kıssa'dan hisseleri birleştirme ustasıdır desek umarım yanlış bir şey yapmış olmam. Çünkü sinemasının böyle bir anlatısı vardır. İzleyenler mutlaka özdeşleşir ve kendi hayatlarına dair bir pay çıkarır. Dersini alır öğretiyi özümser ve film bittiğinde aydınlanır. Ya da filmi sonuna kadar izleyemeyip ortasında kapatıp "bu ne ya" der. İkisinin ortasına şimdilik rastlamadım. Bu da yönetmenin belli olgunlukta ki ruhlara hitap ettiğinin göstergesidir diyebiliriz.


Bir görüşe göre, bütün filmleri birbirinin kopyasıdır. 

Ben bu görüşe sempatik bakanlardanım. Ama o zaman neden her filminin çıkışını duyar duymaz izleme telaşına düşüyorum diye de kendime sormadan edemiyorum. Çünkü aynı değiller. Fakat öylesine bir dil, bir tarz oturtmuş durumda ki, sonunda adı yazmasa da artık bir filmin ona ait olup olmadığını anlıyoruz. 

Son filminde bir değişiklik yapıp (Pieta) para, konusuna da el atmış usta. Sanırım ruhun verdiği sınavlardan birinin ona karşı olduğunu artık anlatma gereği duymuş. Ama bunu anne oğul ilişkisi üzerinden anlatması beni 12 den vurdu. Yine de filmi çok sevdiğimi söyleyemem :) Tabii bu onun sinemasına duyduğum saygıdan gram eksiltme yapmadı. 


Yönetmeni hiç tanımayanlar ve tanışmak isteyenler için "Boş Ev" başlangıç filmi olabilir. Hemen ardından "Yay" "ilkbahar yaz, sonbahar kış...ilkbahar" gelebilir. Sevdiniz ise diğerlerini yazmama gerek yok kendiniz bulup takip edersiniz. 

Aslında bu adam hakkında anlatmak istediğim çok şey var kaptan... Kim Ki Duk sinemasında ki cinsellik, derinlikteki  yüzeysellik ya da ahlak kavramlarının çağ dışılığı.... ama kendime saklamak istediğim bir yönü var bu ustanın. Belki de henüz tam olarak çözemediğim için. Bir zaman sonra özellikle Güney Kore seyahatinden sonra belki daha derinlemesine yazarım.



Martılar, haberinizi getirdi. Büyük bir fırtınaya yakalanmışsınız.  Size iğne ve iplik gönderdim.  Yırtılan dalgaları yerine dikin. 

Bir sonraki fırtınada yanınızda olacağım.

Şimdilik hasretle kalıyorum. 

Saygılarımla,

Seyr-i Alemciniz.




17 Kasım 2012 Cumartesi

"Dial M for Murder", Ev, Mercedes ve Anneler...

Sevgili Kaptan,

Sana iki müthiş kadından bahsetmek istiyorum. Burcu Halaçoğlu ve Bengisu Bayrak...

Bengisu ressam ve sinema üzerene yüksek lisans yapmış. Bir Hitchcock hayranı. Pera güzel sanatlarda geçtiğimiz perşembe günü sergisinin açılışında tanıdım kendisini.

Bazen uygulamalardan çok fikri seversiniz hani. Factory Girl'de sevdiğim bir diyalog vardır aklımdan çıkmaz. Ünlü rock star, andy 'nin sergisini gezerken der ki, "insanlar bu konserve kutularına sanat mı diyor ve buna yüzlerce dolar mı ödüyor, anlamıyorum"... ve kız ona cevap verir... "Bu bir fikirdir ve bu fikrin sahibi olan adama verilen değerdir"... Bu felsefeden hoşlandığım için popart bana hep yakın gelmiştir...ve popartçılar...

Bengisu'nun sergisinde de beni heyecanlandıran bir buluş vardı. Öncelikle serginin temelini oluşturan "Dail M for Murder" filminden bahsedelim biraz. Henüz izlemediyseniz bakmakta fayda var derim ben. Ustanın bolca çektiği  hikaye türlerinden biridir ve mükemmel cinayeti tasvir eder. Grace Kelly'nin müthiş performansı göz doldurur. Hitchcock filmleri üzerine çok şey yazılıp söylendiği için burada ustaya saygı kuşağı yapma niyetinde değilim ama bu filme daha önce Bengisu'nun baktığı gözle bakıldığını sanmıyorum.



Sergide ki film karelerine bakarken izlediğim şey, sanatçının gözündeki, ruhunda ki ve kalbinde ki yansımalarının kurgulanmış haliydi...


Bunu ifade etmek için ise şöyle bir yöntem izlemiş;

Filmin içinde bize gösterilmeyen bazı noktalar vardır. Beynimiz bunu kendiliğinden tamamlar. O yüzden bu detaylar ortak bilincin idrak edeceği şekilde serpiştirilir. Mesela esas adamın mektubu okuduğu sahne... Mektupta ne yazdığını görmeyiz... Nasıl bir mektup olduğunu bilmeyiz... Ama yönetmen bizim onu algılamamız için bütün ortamı hazırlar. İşte Bengisu, bu aralıkları kendi gözüyle doldurmuş... Bunu yaparken mektubu tuvale taşıyıp bence böyle bir mektuptu ve üzerinde de bunlar yazıyorduyu anlatırken, filmin içinde ki sözsüz anlara ise içinden geçen baloncukları doldurmuş... Ve yine yönetmenin izleyicisinin algısına bıraktığı başka noktaları, kendi yüreğinden geçen şekliyle harmanlamış....




Segide benim keyif aldığım uygulamalardan bir tanesi ise, filmin içinde Hitchcock'un da yer aldığı bir fotoğraf kullanılmıştır. Bengisu bu fotoğrafı ayrıca çerçevelemiş ve hemen üstadın yanına kendinide yerleştirmeyi unutmamış....

Bengisu'yu bu müthiş fikri ve uygulaması için tebrik edebilmeni isterdim kaptan... Belki karaya çıktığın bir gün birlikte başka sergilere gideriz...

Diğer kadın, Burcu Halaçoğlu ise eminim ayakta alkışlamak isteyeceğin türden biri...

Şöyle bir derdi var:

"Sesler, harfler, heceler, cümleler, Anlatıcı Kim? Anlatılan hikaye kimin? Ait olmadığın bir dilde hikeye anlatmak mümkün mü?"

60 dakika boyunca sizi hipnotize eden ve konuşmayı yeniden öğreten bu oyunun arkasında ki tasarlayıcıları da es geçmemek gerek tabi ki ama Burcu'nun performansı  yenilir yutulur cinsten değildi.




Bir hikaye dinliyorsunuz ama hikaye kimin ya da hikaye neyi anlatıyor umursamıyorsunuz. Çünkü izlerken, siz kendi hikayenizi yazıyorsunuz.

Deneyimlemeni isterdim kaptan, sonra da bana performansı izlerken yaşadığın kendi hikayeni anlatmanı...

 

Bu iki kadınında gösterdiği başarı, çağdaş yaklaşımları ve uygulama alanları hayatın hava kabarcıkları gibi... O kabarcıkların içine girip temiz havayı ciğerlerinize çekiyorsunuz ve dumandan, pislikten arınıyorsunuz bir nebzede olsa... Tıpkı sizin açık denizlerde hergün yaptığınız orsa dalışlarınız gibi...


Ben yolculuk öncesi hazırlıklarıma başladım. Duracağınız ilk limanda sizi karşılıyor olacağım. O güne kadar düşünüz düşüm, nefesiniz nefesim olsun.

Saygılarımla,

Seyr-i Alemciniz.


Not:

Performansı izlemek için;
gösterimler. 9, 16 kasım; 7, 22 aralık 2012
saat. 20:30
yer. GalataPerform
bilet. 20 tl

bilgi ve rezervasyon.
http://www.ba-bel.net/
info@ba-bel.net 

* Gösterimler 30 kişiyle sınırlıdır.
* Performans 60 dakika sürmektedir.

Sergi ve diğer çalışmalar hakkında bilgi almak için;
http://www.bengisubayrak.com/


Dial M for Muder' ı izlemek için;

http://www.izlebizle.net/cinayet-var-1954-turkce-dublaj-izle.html




 

6 Kasım 2012 Salı

Der Baader Meinhof Komplex

Sevgili Kaptan,

Yıl 1967. Berlin'deyim. Bir grup genç ile tanıştım. Babası rahip olan Gudrun, bir dava uğruna hayatını riske atan Audireas ve çocuklarından vazgeçmiş bir anne olan Ulrike... Başka çocuklarda var grupta ama onların isimlerini hatırlayamıyorum şuan.

 Hepsini ortak bir ülkü altında toplayan şey ise "dava"ları. Birlikte  iki saat geçirdik. Bir araya gelmemizi sağlayan kişi ise "Uli Edel". Uli 'ye ise bu gençleri benimle buluşturma fırsatını "Stefan Aust" isimli bir yazar sağladı.

Öncelikle Uli'ye beni bu genç insanlarla buluşturduğu için teşekkür ediyorum. Çünkü kendi ülkemde bu yıllara gidebilmek için ancak TV Dramalarının içinde sabun köpüğü repliklere, ya da iç gıcıklayan bir erkek sesinin okuduğu şiirlerden ibaret olan belgeseller dışında bir yere bakmam pek mümkün olmuyor.

Bizler alış veriş yapmaktan başka şeyler düşünmeye vakti kalmayan bir nesil olduğumuz için "birşey yapmalıyım" düşüncesini zihninde pek canlandırmayı beceremeyen bir topluluğuz. O yüzden hayatını bir amaca adayan bir grupla karşılaşmak beni film izliyormuşcasına (!) heyecanlandırdı.

Bu çocuklar, hiç düşünmeden ateş ediyorlar, banka soyuyorlar, uçak kaçırıyorlar ve kolayca hayatlarından vaz geçebiliyorlar. Ne yapmaya çalıştıklarını sorduğumda ise Ulrike aynen şöyle cevap verdi 

"bir taş atılırsa, bu cezalandırılması gereken bir davranıştır; bin taş birden atılırsa bu politik bir eylemdir. Bir otomobil ateşe verilirse, bu cezalandırılması gereken bir davranıştır; yüzlerce otomobil ateşe verilirse, bu politik bir eylemdir. Protesto, bana neyin yanlış geldiğini söylememdir; direniş ise benim için yanlış olanın tekrar vuku bulmamasını sağlamamdır.'' 

Fakat en baştan beri şiddet yanlısı olmasalarda nasıl bu duruma getirildikleri hakkına aslında hala çok fikrim yok. Ya da bu iki saat içinde bunu bana pekte iyi anlatamadılar diyebilirim.

Bu çocuklar soy isimleri olan "Baader" ve "Meinhof" u birleştirerek "Baader Meinhof" adıyla örgütleniyorlar. Aynı zamanda "R.A.F" (Rote Armee Fraktion) olarakta anılıyor.

Vikipedi ise bu konuda şöyle buyurmuş:

"RAF'ın ismi Japon paramiliter grup Japon Kızıl Ordusu'undan esinlenilmişti. Genellikle İngilizceye Kızıl Ordu Grubu ya da Partizanı olarak çevrilmekle birlikte aslında grubun kurucuları, komünist işçi hareketinin içinde yer alan, onun bir parçası olan bir militan grup olarak görmekteydiler. Yani örgüt üyeleri, fraksiyon terimini bir politik oluşum içindeki hizipleşme anlamında değil, bir bütünün parçası olmak anlamında kullanmışlardı. "Fraktion" terimi geniş, uluslararası Marksist mücadele yürüten solcu örgütleri tanımlamak için de kullanılmaktadır."


Senin anlayacağın kaptan bu çocuklarda her devrimin çocukları gibi alıştığımız kaybedenler kulübü üyelerinden. Hepimize sevdirilen arabesk bir tavır var ya hani "davalarında haklı ya da haksız kime ne sonunda geberip gittiler"... Neyse ben 1967 Almanya'sına geri dönüyorum. İran Şahı Berlinde.
 
2 Haziran 1967'de İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin Batı Almanya'yı ziyareti sırasında, yumuşak başlı protestolar ayaklanmaya dönüştü. Sürgündeki İranlıların şiddetli protestolarının ardından Alman öğrencilerden geniş destek gören bir grup Şah'ın ziyaret ettiği Berlin Operası'nın etrafına toplandı. Gösteriler sırasında, ilk kez bir gösteriye katılan Benno Ohnesorg adlı öğrenci Batı Almanya polisinin açtığı ateş sonucu öldü.
Devlet ve polis şiddeti gören ve Vietnam Savaşı'na öfkeli kalabalık, Ohnesborg'un ölümüyle iyice hareketlendi ve o gün Alman solu için tarihi bir dönüm noktası oldu. İsmini Ohnesborg'un öldüğü günden alan ve militan anarşist bir grup olan 2 Haziran Hareketi doğdu. Bu olay ayrıca, Thorwald Proll, Horst Söhnlein, Gudrun Ensslin ve Andreas Baader'i Alman alışveriş merkezlerini yakmayı planlayan gevşek bir yapıda bir araya getirdi. Grup elemanları, 2 Nisan 1968 tarihinde Frankfurt'ta tutuklandı ve dört sanık yargılanırken Ulrike Meinhof adlı gazeteci Konkret adlı politik dergide onlar hakkında pek çok sempatizan yazı yazdı.
11 Nisan 1968'de öğrenci hareketlerinin öncüsü ve sözcüsü Rudi Dutschke başından vuruldu. Ağır yaralı olmasına rağmen 1979 yılında, yaralanmasının geç bir sonucu olarak son nefesini verinceye kadar siyasi eylemciliğe devam etti. Saldırgan Josef Bachmann adında muhafazakâr bir işçiydi.


İşte bu çocuklar ile bu olayların arifesinde tanıştım. Sonrasında patlama, çatışma filistin kampları vs vs... Derken hepsini yakaladılar. Tecrit, mahkeme ve kaçınılmaz son.

Onlarla geçirdiğim iki saatin sorumlusun olan "Uli Edel" e söylemek isteyip içimde kalanlar oldu kaptan. Şimdi onları size anlatmak istiyorum. Ne zaman biri beni tarihe ve yaşanmış gerçek olaylara alıp götürmek istese içimde göreceğim herşeyin gerçekliğe uygun olması gerektiği gibi bir şartlanma oluyor. Hele de bu politik bir dönemse beni yolculuğa çıkartanın taraf olma durumunu hemen sorgulamaya başlıyorum. Oysa Steven Spielberg, beni dinazorlar devrine götürdüğünde ona karşı ne kadar da hoşgörülü davranmıştım. O yüzden aceleci davranıp "Uli" ye söylenmediğim için halimden hoşnutum. Ama sözlük yazarlarının neler söylediklerini sizinle paylaşmadan edemeyeceğim. Bakın "entry" ler aynen şöyle;


7.  stefan aust 'la, basta raf'in kurulusunda yer alan, sonra filistin kampindan kacip alman hükümetine siginan peter homann 'in, baader-meinhof 'la tanisikliklarinin ekmeginin yiye yiye bitiremediklerini gözümüze sokmus, bol patlamali film. acikcasini söyleyeyim, senaristi duyunca pek bir objektiflik beklentisiyle filme gitmesem de, az bucuk hakkaniyet bekliyormusum demek ki, hayalkirikligina ugradim.

film, degil mitosu yikmak, onu en klise en haliyle yeniden üretiyor. ilginc bir sekilde, 12 eylül'ü bilmeyen türk gencliginin gecmisi dizilerden "ögrendigi" gibi, deutsche herbst 'i, raf' i bilmeyen alman gencligi de raf'i bu filmle "tanidi". neyse biz mitosa dönelim:

öncelikle ortada raf'in neden ortaya ciktigini, neden siddeti sectigini görmüyoruz. iki dakikalik bir antisah demosu, dolu bir anfi, rudi dutschke 'nin vurulmasi, meinhof'un televizyon röportaji arka arkaya yasak savar gibi acelece siralaniyor ki patlamalara filan gecelim. ne barisci ögrenci/isci hareketlerinin siddetle bastirildigini görüyoruz, ne politikacilarin/bürokratlarin, halkin taleplerine vurdumduymazligini ne bewegung 2.juni 'yi ne de eylemlerin ilk basladigi sirada baader'lerin neredeyse her besinci alman'dan buldugu halk destegini. sürekli bir vietnam-filistin muhabbeti dönüyor; zengin ülke sipalarinin maceraperestliklerine kilif olarak sectigi. arasira meinhof, arkadan bildiri okuyor; provakatif, cignene cignene ici bosalmis cümleler, sinirbozucu bir tonlamayla kulaklarimizi taciz ediyor.

tiplemeler daha bir alem:
baader psikopat, tüm hatunlarin dibi düsüren, buna ragmen kadin düsmani (ensslin haric, onunla güzel ciplak sahneleri var tabii), yakisikli asi. sürekli sinirlerini kaybediyor, olur olmaz yerde patliyor, ona ragmen catisma sahnesinde sigara icecek, yoldasiyla cakmak alisverisi yapacak kadar über cool. disipline gelemiyor. tabii cezaevine düsünce durumun ne kadar feci oldugunu anliyor, ah ne yaptik biz oluyor, yine de mahkemede espri üstüne espri patlatiyor, zavalli hakimi sapsallastiriyor. dengesiz, malin önde gideni.

meinhof, evinden sikildigi icin maceraya atilan, bos bos gezevelikler eden,ne istedigini bilmeyen, sinir krizinin esiginde hafif salakimsi ev kadini. zaten o güzelim hapis kosullarini da o yüzden kaldiramiyor, yoksa adamlar sana özel hapishane yapmis, gir icine otur, mis. yok, oraya buraya mektup yaziyor ortaligi ayaga kaldiriyor. holger meins 'in, aclik grevinde öldügü arada, kapilarin izole edildigi siralarda filan ara sira gardiyanlar sertlesiyor ama teröristsin o kadarina da katlan yanee.

 


ensslin, seksi, siddet manyagi top model ama o da über cool bi hatun allah'i var.

ensslin'le meinhof yanlis eylem secimi yüzünden sacsaca basbasa kavga eden tikilere dönüsüyorlar hapiste (gerci yönetmen bunu senaryoya kendilerinin soktugunu söyledi ama, olmus olabilir de yani) baader amsalak, ensslin ne derse ona kaniyor. meinhof'un üstüne bi gidiyorlar, bu da dayanamayip intihar ediyor mecburen. filistindekiler bu yoz tiplemelere sirf antisiyonist olduklari icin katlaniyorlar. (adamlara sorunlari olan yoldaslarini*israil ispiyonu diye öldürtmeye kalkiyor baader'le ensslin. o kisi de stepfan aust'la calisiyor büyüyünce. bu olayin, kendinden baska yasayan tanigi olmadigindan, sözüne inaniyoruz tabii.) günde iki kere aranan hücrelerinde silahtan, kendi yaptiklari telefonlara kadar ne ararsan var zaten. en sonunda ortaligi o kadar gereksiz kana buladiktan sonra (etraf kan gölü, patlama üstüne patlama,amerikan üslerinde yerde can cekisen bacagi , kolu kopuk sahislara yakin cekim sahneleri, özel efektin anuna koyuyoruz, harika) intihar ediyorlar da biz de kurtuluyoruz hücrelerinde giderek zavallilasan bu tiplemelerden. filmin en akli basinda zati gizli servis baskani, garibim hükümete laf geciremedigi icin oluyor zaten bütün bunlar. (bu arada bütün vatandaslarin bilgileri ilk kez bir bilgisayar merkezinde toplaniyor. o zamanlar pc yok, bilgisayarlar devletlere satiliyor, almanya bu isin faidesini görünce, parasi yeten ne kadar devlet varsa siraya giriyor. buna güzel bir atif die dritte generation filminde vardir.) tabii hükümetin böylelikle az da olsa sucu var bu islerde olmus oluyor, kiziyor insan haliyle.

ikinci ücüncü nesillerse zaten dangalak, gözü dönmüs, beyni yikanmis picler. ben bile gebertirim onlari, o derece.

filmde senaristin buldugu tabii akisi bir sekilde heyecanli tutmak istedigi icin degistirdigi yerleri say say bitmiyor -sözgelimi jürgen ponto 'nun esi, gercekle bir alakasi olmayan sahneler yüzünden, bundesverdienstkreuz madalyasini geri verdi- ama hey, bu bir tarih dersi degil adamim, izleyicinin sinemaya gelmesi gerek.

neredeyse figuran rollerine kadar alman sinemasinin crem de la cremini biraraya getiren castin oyunculuguna, söylecek pek bir sey yok. kafamizdaki terörist neyse onu fenafillaha erdirmisler. bruno ganz zaten baba. siddetin estetize edilisini filan ben patlamalardan göremedim. haa, su sahneye bakiniz derim yine de:

http://www.widescreen-vision.de/...on_16092008_07.jpg
adamlar sanki memleketin en iyi korunan zatlarindan birine*suikast düzenlemiyorlar da, annie leibovitz 'e poz veriyorlar. ha hazir leibovitz demisken bir de bu var tabii:

`http://d.yimg.com/...3fyatd71quqjnrbmdkurw--#309,232`
nedir, hic mi kürklü ve converseli, hücresinde meditasyon yapan adam görmediniz?

islak, aralik dudakli, kisik skerim bakisli, orijinal arama ilanlarindan esinlenilen afis de su:

http://www.cinefacts.de/...inhof_komplex_plakat_4.jpg

alman sinemasina ilgiliyseniz, hatirla sevgili 'nin türk yakin tarihini dogru ve objektif yansittigina inaniyorsaniz, moritz bleibtreu 'yu, johanna wokalek 'i fantazilerimden eksik etmem diyorsaniz, buyrunuz.

botox notu: linklere el attim. baska seyler de oldu sözgelimi, stephan aust basta brigitte mohnhaupt und christian klar gibi filminde kullandigi kisilerle hic görüsmemis, fikirlerini almamis olmakla övündü, brigitte mohnhaupt'un seks sahnelerinin, raf'in devrimci kisiligine acik bir saldiri oldugu gerekcesiyle yaptigi mahkeme basvurusu reddedildi. gerekce sanatci özgürlügü. "sadece ve sadece gercegi anlatacagiz, mitosu yikiyoruz"cular mahkemede her ne hikmetse "bu bir filmdir, gercekleri yansitmak gibi bir iddiamiz yok" dediler, pronto ailesine. ensslin'i hic bir tarihi gercege uymayacak sekilde önderlik, femme fatale vs. olarak stilize etmelerinin, alman teenagerlarina yönelik bir pr olayini oldugunu citlativerdi muhtelif röportajlarinda johanna wokalek. bu arada filmimiz tereciye tere satamadigindan oscar alamadi. hemen bana ne demeyin, ne kadar patlama gümleme fetisistinin, romantik kalbin kirildigini bir bilseniz...

(sekundant, 29.10.2008 22:08 ~ 18.03.2009 08:37)


--- spoiler ---
neredeyse vandal olarak anılan raf'ın şiddeti seçme durumu bence net bir şekilde anlatılıyor. ciddi anlamda bir baskı var, hem sağcılardan hem de onları manuple eden basın tarafından. üstelik hitler rejimi görmüş bir gençlik var, korku içerisinde. hızlı ve etkili bir biçimde tehlikeyi atlatma derdindeler.

baader'in maço, kadın düşmanı, kibirli, çok havalı bir adam olmadığını söyleyen maalesef ki bir kaynak yok. fakat buna rağmen çiğ ve dürüst öfkesi için sevilebilir. ensslin hakkında da baader'i kayıtsız şartsız onaylama eğilimli olmadığını söyleyen bir tanık yok. meinhof da sessiz, hüzünlü bir "ciddi melek" olarak anılır. yani karakterler karikatürize olmaklar beraber bence yerinde. özellikle baader'in yıllar geçtikçe olgunlaşması, hapishane yıllarında çok daha "tahammül edilebilir" bir karaktere dönüşmesi bence son derece hoş bir detay.

avukatlarına zorla cüzdan çaldırdıkları bölümde, hemen arkasından kendi arabası çalınan baader, olayın sonrasında yasadışılığı politize bir biçimde uygulamaya başlıyor. halkı değil, büyük bankaları soyuyorlar. sağa sola ateş etmeyip, bilinçli suikastler düzenliyorlar.

raf, oldukça züppe görünüyor. ama maalesef ortada bunun aksini kanıtlayan bir bilgi yok. filistinde çıplak güneşlenme ile bilgiler
baader filminde de veriliyor. ancak kampta kadın erkek beraber kalmak konusunda ısrarcı oldukları, cinsel özgürlük ve emparyalizmle savaşın beraber yürütüleceğine inandıkları kesinleşmiş bilgiler. "sikişmekle ateş etmek aynı şeydir" gibi laflar tellafuz ettiklerine dair bilgiler de var başka kaynaklarda.

meinhof'un yakalandığı sırada histerik bir biçimde ağlamaya başladığına dair hiçbir bilgi yok. bilakis
ulrike isimli biyografisinde, direndiği, "domuzlar" diye bağırarak çırpındığı söyleniyor. bunun, filme sinemasal bir etki katmak için eklendiğini düşünülebilir. fakat filmin devamında da savunulan "yaptığı şeyleri sonuçlarını düşünmeden yapmış, pişman kadın" tiplemesinin başladığı nokta burası aslında. yine aynı kitapta ensslin ve meinhof'un hapisanenin ilk günlerinde özellikle çocuklarını terk etmiş iki anne olarak birbirlerine destek oldukları, fakat zamanla iki düşmana dönüştükleri anlatılıyor, hatta iki karakter filmde tıpkı kitaptaki kelimelerle hakaret ediyorlar birbirlerine

ikinci ve üçüncü nesilin eylemlerini teorik ve pratik olarak liderlerini kaybetme korkusunun baskın olduğu bir ruh hali ile yaptıkları oldukça açık. yeteli olamıyor, çözüme ulaşamıyor ve dozu gittikçe arttırıyorlar. bu du açıklanabilir. elbette aldıkları uluslararası destek de dile getiriliyor. ayrıca yürüttükleri kampanyayı diğer ülkelerdeki elçilikleri kullanarak, hatta uçak kaçırarak büyütüyorlar, yani uluslararası bir soruna dönüştürüyorlar. bu açıdan başarılı oldukları söylenebilir. birinci nesilden çok daha organize çalışıyorlar.

hapishane koşulları, özellikle ilk yıllarda çok korkutucu. bunun da bazı sahnelerde verildiğini düşünüyorum. ancak daha sonrası için bir rahatlama olduğu söylenebilir. fakat meinhof ve ensslin'in kaldığı hapishane ile diğerlerininki farklı, dolayısıyla tüm "şefler" öle bir arada rahat rahat toplantılar falan düzenleyemiyor, aralarındaki iletişimi avukatlar sağlıyor. bununla birlikte, iki kişilik yer yatakları ve televizyonlarla rahat birer hücre yaşamı sürdürdüklerine dair bir bilgi de yok. hatta möller, yani sağ kurtulan kişi, hapisten çıktıktan sonraki yaşamında da çok ciddi görme, işitme, konuşma rahatsızlıkları ile mücadele ediyor.

tabii ki en tartışmalı bölüm intihar bölümü. her şeyden önce, meinhof'un intihar etmesi için sebepler yerindeymiş havası yaratılıyor. diğerlerinin de intihar etmek için içeri nasıl cephane aldıkları ile ilgili devlete ait bir takım komplo teorileri tekrarlanıyor, nasıl olduysa enseye isabet eden bazı kurşunlara değinilmiyor. yetmiyor, dışardaki raf üyelerinin de bu gerçeği bildiği ancak gizledikleri ima ediliyor. fakat filmi "tarafsız" kılma niyetiyle buna da politik bir kılıf uyduruluyor: kaderlerini ellerine almak istediler!

sonuç itibari ile, bütünüyle raf karşıtı, raf'ı sığ bir terör örgütü, raf elamanlarını da şiddet meraklısı piskopatlar olarak gösteren bir filmi, bu ikiyüzlü, manuplatif filme tercih ederdim. bu film, size inanabileceğiniz bir dava, özdeşleşebileceğiniz karakterler veriyor ve sonuçta, hepsinin işlevsiz ve umutsuz birer çaba olduğuna ikna oluyorsunuz.
---
spoiler ---

(sureyya goes to the club, 14.04.2009 00:51)
 

Başka yorumlarda var kaptan ilgini çekerse kendin girip bakabilirsin.  Ama bütün bunları okumadan benim sana tavsiyem tabi ki seninde bu çocuklarla tanışman. Bunun için aşağıda ki linki rüzgara verdim en yakın zamanda yelkenlerden içeri süzülür.

Son olarak ne tarz eleştiri alırsa alsın bu tip filmlerin yapılmasını diliyorum. Gudrun'un da dediği gibi "ilahiyatçılar hep umar" !!!
 Öyle değil mi kaptan :)

Saygım ve sevgim dümeninizde...

                                                   Seyr-i Alemciniz.


http://www.sinegoz.com/alman/der-baader-meinhof-komplex-2008/

 

1 Kasım 2012 Perşembe

Bir martıyım ben, yo yo değilim....


Sevgili Kaptan,

 

Yaşamaya ara verdim bu aralar. Turistik vizem bitmek üzere. Geminin yolunu gözler oldum. Nicedir sizden haber alamamanın hüznü içindeyim. Eğer dalgalar sesimi size ulaştırıyorsa yeni rotanız “bulanık sular” olsun.
Bilirim dibi görünen suları seversiniz siz ama bulanık suların gizemini ancak ve ancak içine atlamaya cesaret ederseniz hissedersiniz.

 
Bugün bir martıyla ahbaplık ettik. Uçmaktan hayli sıkılmış bir martı. Kanatlarını çırpacak hali kalmamış. Birlikte uzun bir yürüyüşe çıktık. Nereye gittiğimizi bilmeden  az ve öz gittik. Ara sıra anlamsız birkaç cümle kurduk birbirimize vakti geldiğinde kullanmak üzere sakladık onları. Sonra yorulunca yürümekten sessizliğe gömmek istedik kendimizi. Durduk. Birbirimize hiç bakmadan gömülmek üzere hazırlık yapmıştık ki inceden gelen kadın çığlığı ile ikimizde irkildik. Sese doğru döndü göz bebeklerimiz, kirpiklerimiz ayak parmaklarımızın ucu. Kadın bağırmak için nefes alıyor sonra da ayak izi bırakacak gibi sesler çıkartıyordu. Sesine yaklaştık kadının. Kulaklarımızdan içeri süzülmesine izin verdik. Bedenimizi karış karış bir çırpıda gezip kalbimizin içinde mola alan bir sesi vardı.

 

Ben, martı ve kadının sesi oradan birlikte ayrıldık. Artık hem sessiz hem de çığlıklıydık. Üç kişilik bir yoldaşlık oldu bir an için yolculuğumuz. Gündoğumu gibi bir yerlerde ayrıldık. Üçümüzde hem önümüze hem de birbirimize bakar halde yürüdük bir süre.

 

O an bir şarkı çıksın karşıma istedim. İçinde benden hiçbir şey olmayan bir melodisi olsun …yavaşça kavrasın belimi notaları… “dumandan gecelerim olsun içime çekebileceğim” diye bir söz olsun şarkıda...

 

Sonra ıslık çalan ağaçlar arasına karıştım bir ara. Yapraklar dans ediyor ıslıklarda…Ben yüzümü denize döndükçe pusulam beni dağlara götürür durur buralarda.

 

Ben gelemiyorum, sen dön kaptan.

 

Saygılarımla,

 

Seyr-i Alemciniz.

21 Ekim 2012 Pazar

Hare Krishna...

Sevgili Kaptan,

İyi niyetli olmanın yeterli olmadığı bir kıyıdan yazıyorum sana. Eğer kendinden başka birilerinin sorumluluğunu almadan devam etmek istiyorsan vatandaşlıktan çıkartılıyorsun. Erdem ve alışkanlıklarını sürekli çatıştırmak zorundasın ve gelişmem için günah işlemem gerekiyor. Bir süre burada konaklayacağım. Nerde olduğumu merak ettiğini biliyorum, pusulamı aldılar o yüzden koordinat veremiyorum ama buraya "Mahabharata" diyorlar.



Mahabharata; insanlığın büyük öyküsü anlamına geliyormuş aynı zamanda kendi öykümüz anlamında da kullanıyorlar.

Günah işlemeyi öğreniyorum kaptan. Böylece önce tanrıma, sonrada kendi sınırlarıma meydan okuyorum. Savaşmanın erdemini arıyorum. Henüz bulamadım. Kalbim işlediğim günahların ızdırabıyla acıyorken, kafesinden çıkan ruhum özgürlük sarhoşluğunda. Günahlarım, beni sana ve bana daha çok yaklaştırıyor. Burada sen ve ben yok... Herkes aynı şeyin parçası olduğuna inanıyor. Ve diyorlar ki;  "birşey eğer mahabharata da varsa, her yerde vardır; ama burada yoksa hiçbir yerde yoktur".

İnsanları mitolojik kahramanlardan ibaret. Hikayelerinde konuşan hayvanlar var. Hatta bir tanesi şöyle;

Şahin ile Güvercin
Adaletiyle ünlü bir kral vardı. Yeryüzünün en adaletli kralı olduğu bile söyleniyordu. Bir gün bir güvercin gelip kralın kalçasına kondu, kraldan kendisini korumasını istedi. "Söz veriyorum sana" dedi kral güvercine.
Aynı anda cılız bir şahin gelip yakındaki bir dala kondu ve krala:
"O güvercin benim. Bana ver onu," dedi.
"Hayır olmaz," dedi kral. "Düşmanından korkan bir hayvan teslim edilmez."
Şahin kralın dikkatini çekerek şöyle dedi:
"Yeryüzünün bütün adaletleri adalet adının yalnızca sana yaraştığını söylüyorlar. Öyleyse neden adalete karşı çıkıyorsun? Açlık yüzünden çektiğim sıkıntıları bu güvercin hafifletmeli. Bana ver onu."
Kral, bakışlarını korku içindeki güvercine çevirdi ve şahine:
"Titreyen haline bak şunun," dedi. "Varlığını bana emanet etti. Onu veremem."
"Bütün her şey besinle sürdürülüyor" diye açıklamada bulundu şahin. "Besin olmadan yaşam olmuyor. Dünya kurulduğundan bu yana, doğanın düzenli kalıtım yasasıyla bu güvercin bugün benim yiyeceğim olarak belirlendi. Onu bana ver."
"Verdiğim söz yazgıdan güçlüdür," dedi kral.
"Dharma'dan da mı güçlü?"
"Elbette," diye yanıtladı kral.
O zaman şahin zayıflıktan ölüyormuş gibi göründü
"Yiyeceğim olmadığı için canım çıkacak," dedi. "Benimle birlikte eşim ve oğlum da ölecekler: Bir tek cana karşı bir çok can. Sana şunu söylüyorum: Erdemi yok eden erdem sahte bir erdemdir, zalim bir erdem. Gerçek erdem zorunlu olarak çelişkileri aşar. Lehte ve aleyhte olan öğeleri tartar ve adil olandan yana karar verir. Karar veremeyen erdem erdem değildir."
Şahinin söylediklerini dikkatle dinleyen kral yanıt verdi:
"Söylediklerin çok anlamlı. Ama yardıma gereksinimi olan bir canlı varlığı nasıl bırakrım, böyle bir eylem sana göre nasıl iyi olabilir? Başka bir şey yiyebilirsin, bir öküz, bir domuz, bir ceylan."
"Şahinler domuzları yemezler. Şahinler güvercinleri yerler.Bu sonsuza kadar sürecek bir yasadır, şahinlerin Dharma'sıdır bu."
Sana ne istersen vereyim!" diye haykırdı kral. "Bütün bir öküz getirteyim! Bütün hayvanlarımı, bütün krallığımı vereyim! Ama bu güvercini isteme benden."
Biraz düşündükte sonra şahin şöyle dedi:
"Yalnızca bir şeyi kabul ederim. Bu güvercini bu kadar çok seviyorsan sağ kalçandan güvercinin ağırlığı kadar bir parça kes ve onu bana ver."
"Bir terazi getirilsin!" diye emretti kral.
Bir terazi getirildi. Kefelerinden birine korkudan titreyen güvercin konuldu. Kral ince uzun bir bıçağı tutup kalçasından bir parça et kesti ve öteki kefeye koydu. Ama güvercinin ağırlığı kesilen parçanın ağırlığından fazlaydı. Kral bir parça daha kesti, kefeye koyu. O da yetmedi. Bir parça, bir parça daha kesti. Ama güvercin kralın kalçasından kestiği parçalardan hala daha ağırdı.
Kral öteki kalçasını da kesti. Kollarından, göğsünden parçalar kesti, bütün etini kesti. Sonunda kala kala ortada yalnızca kanlı bir iskelet kalmıştı, kefeye kendi çıktı. Terazide hiç hareket olmadı.
Güvercinin ağırlığı kralın ağırlığından daha fazlaydı.
O zaman şahin:
"Ben ve güercin, biz buraya dünyanın en adaletli adamı denilen seni tanımak için geldik," dedi.
Ve iki kuş birlikte uçup gittiler.
Yabancıya bu hikayeden hangi anlamı çıkarmamı beklediğini sordum. Bana dedi ki;

"Ve bu hikayelerin her biri, kararsız kalan, doğru olanı ayırt etmede zorlanan kahramanlara bir şeyler söyler. Çünkü ayırt etmek zordur. Bir labirentin içinden çıkmak isteyen birine , eğer kişi geldiği yolu işaretlememişse, ancak o labirente tepeden bakabilen biri yardım edebilir. Zihinsel bir labirent için de bu böyledir. Özgürlüğe giden yol karmaşık ve kafa karıştırıcı gelecektir. "

Öylesine renkli ve bilge kişilikler var ki burada her biri bir kitap konusu aslında. Ama ben sana ençok etkilendiğimi anlatmak istiyorum. Adı Krişna... Burada ona "vişnu" nun 8. avatarı diyorlar. O bir prens ... flüt çalıyor... Ve müziği ile etkileyemiyeceği kadın yok. Bu yeteneğinden dolayı bir nevi aşk tanrısı rolü oynuyor. Ama öylesine bilgece yapıyor ki bunu ona teslim olmak için sabırsız insanlar görüyorum çevresinde.


Bende onunla tanışmak için çok sabırsız davrandım. Ondan aşkını değil korumasını isteyecektim. Onların topraklarında yapayalnız ve savunmasızdım.  Büyük bir heyecanla karşısına çıkartılmak üzere hazırlanmaya başladım. Sarayın bir bölümünde bu işi yapan özel hizmetliler vardı. Önce ruhumu yıkadılar. Öyle pis bir su aktı ki tasvir etmem mümkün değil. Bir hafta kadar yaseminlerin içinde derin bir uykuya mayaladılar tenimi. Uyandığımda bir çiçek gibi kokuyordu bedenim. Sonra elime kalem verdiler, kendi kendine yazan bir kalem. Hiç durmadan sayfalarca kalemden dökülen kelimeleri okumamı söylediler. Son olarakta ipek böceklerinin hazırladığı pembe bir elbise ile beni karşısına çıkmak üzere tanrılar katının bahçesine bıraktılar.  Önce müziğini duydum, sonra ayak izlerini. Damalı haç şeklindeydi ayak izler. Hitlerin kirlettiği işaret. Sonra da sesini duydum. Haklıydılar... Önce müziğine sonra sesine kalbim atmaya başladı. Hayır dedim kendime. Kontrolü elden bırakma, aşkını değil korumasını isteyeceksin.  Tam da bunu kendi içimde tekrarlarken, belimde elini hissettim. Arkamda ona dönmemi bekleyen bir prens vardı... Krişna...


Ve ben ona yüzümü dönmeden uyandım...

Hindistanda, beni koruması için dua ettiğim krişna ile birçok yerde yollarımız kesişti.



Şimdi ise her gece ona bakıp uykuya dalıyorum ya da sabah uyandığımda ilk onu görüyorum kaptan. Yatak odamın bütün duvarlarını fotoğrafları ve kolaj içinde ki halleriyle süslüyor.

Evet kaptan, geceleri gemi, yıldızlar ve sohbetin olmayınca, rüyalarımda destanlara karışıyorum...

Dün boğazın kıyısından, bir damla göz yaşı gönderdim size. İçine de huzur koydum. Gemiye ulaştığında haber verin lütfen, merakta kalmayayım.

Rüzgarınız arkanızda, yolunuz rotasında olsun.

Saygılarımla,

Seyr-i Alemciniz.

Deep bilgi;

On bir yıllık bir çalışmadan sonra, 1985 yılında Peter Brook ve Jean-Claude Carriêre, Avignon şenliğinde, İ.Ö. IV. ya da V. yüzyıla kadar uzanan söylenceleri, serüvenleri ve Hint kültürünün dayandığı inançları bir araya toplayan Mahabharata’nın, bu destansı engin şiirin, sahneye uyarlanan bir yorumunu sergiliyorlardı. Bu oyunun (dokuz saate yakın sürüyordu) olağanüstü başarısından sonra, aynı yazarlar tarafından tümüyle yeniden hazırlanan senaryo üzerine bir film çekildi, daha sonra da birer saat altı bölümlük televizyon dizisi yapıldı. İşte şimdi de Mahabharata romanı karşımızda. Jean-Claude Carriére, ‘değişik düzeylerden hiçbir şey yitirmeden’, sahne ve sinema uyarlamalarında yer verilmeyen kimi bölümler ve yorumlar da katarak ‘öykünün tümünü kolayca okuma olanağı sağlamayı’ amaçlamıştır. Fakat bu kitap mahabharata nın suyunun suyu şeklindedir. Tamamen çevrilmesi ve orjinalini okuyabileceğimiz bir gün gelecektir diye umut ediyorum... zira hintçe kolay öğrenilecek bir dile benzemiyor.



Speacial thanks.... Hayalimdeki kolajı duvara aktaran ressam Tuğçe Karabacak'a teşekkürler. Yukarıda ki fotoğraflar yatak odamın duvarından alınan detaylardır. kendiside aşağıdaki fotoğrafta iş başında...



15 Ekim 2012 Pazartesi

Bu şehrin gecelerinde "HİÇ" yapıyorlar

Sevgili Kaptan,
 
Karada kalmanın buhranları içindeyim. Yolculuğun kendisine dönüşme vaktidir. Sular iyice çekildi kıyılarda, gemiler uzun süre yanaşamaz yaşadığım şehrin rıhtımına.
 

Bu şehirde yeni arkadaşlar edindim. Sokak lambası olarak çalışıyorlar geceleri. Öyle çok parlak tipler değiller ama bulundukları yere ışık saçıyorlar. İlk başlarda pek hoşlanmamıştım onlardan hatta biriyle kavga bile ettim. Hemen kızmayın, söz verdiğim gibi beladan uzak duruyorum. Sadece yıldızları aradığım bir gece karşıma çıkan bir sokak lambasından biraz daha kararmasını istedim o kadar. Tabi ki görev adamı, dinlemedi beni.
Minik bir tartışma diyelim bizimkisi. Öyle de ilerledi ahbablığımız. Aslında iyi çocuklar. Şimdi, ben yıldızlara bakmak istediğimde kısa süreliğine karartıyorlar kendilerini. Çok şey görmüş, geçirmişler. Bu şehrin gecelerini onlardan dinlemenizi isterdim.  Her gece kaldığım yere dönerken bana eşlik ediyorlar. Yol boyunca  kelime oyunu oynuyoruz.  Oyun şöyle; asla yanyana gelmeyecek kelimelerin bir araya geldiğinde anlamlı bir cümle olmasına dikkat ediyoruz. Mesela "diri bir ölüydü" ya da "gürültülü bir sessizlik vardı"... vs. Kolay gibi görünmüştür eminim ama oynamaya başladığınızda anlamlı olacak anlamsız kelime öbekleri bulmakta güçlük çekebiliyorsunuz. Sokak lambalarıyla yürüdüğümüz bir gece, ki yürümekten oldukça yorgun düşmüşüm, beni başka bir dostlarıyla tanıştırdılar. Oldukça yalnız görünüyordu.


Uzunca bir yolun ortasında tek başına duruyordu öylece. Yanında da bizim lambalardan biri. Adı,  "bank". İsmi banada komik geldi. Çok dingin ve deneyimli biri. Hayat üzerine saatlerce konuştuk. Yaklaşık çeyrek asırdır orada oturuyormuş. Öyle çok insan hikayesi görüp dinlemiş ki ansiklobedi çıkarmak istese bütün harfleri en az on tur dönebilir diye düşünmekten kendimi alamadım.  Bu halinden çok mutlu. Dinlemeyi seviyor. Bana da en büyük öğüdü o, oldu. "İnsanları dinlemeyi öğrenmelisin kızım", dedi.  "İnsan doğası gereği kendini anlatmak, ifade etmek ya da sadece var olduğunu göstermek için türlü şarlatanlıklar yapıp durur ama dinlemekte bir yoldur bunu hiç bilmez" diye devam etti. Gemide konuşmamı yasakladığınız günler geldi aklıma. Hani, doğanın dilini öğrettiğiniz zamanlar. Önce kendi dilimden vazgeçecektim ya. Hani bir ay boyunca hiç konuşmamıştım. Sonra da bana büyük bir ders vermiştiniz.  Hiç unutmuyorum, gerçekten doğanın dilini öğreneceğim diye bir ay boyunca susup kuşları denizi hatta balıkları dinledikten sonra hiçbirini anlamadığımı fark ettiğimde çok üzülmüştüm. Fakat siz bana "sonunda dinlemeyi öğrendin, işte doğanın dili" demiştiniz. Sevinsem mi üzülsem mi? bilememiştim.  Tabi ki gemide ki en ilginç aydı benim için. Bazen susmak çok işe yarıyormuş kaptan, karada pek yapamıyorum bunu ama eskisinden daha iyi dinliyorum.
 
Şehirde ki ilk dostlarım işte böyle yürüdüğüm gecelerde yoluma çıktılar. Dedim ya karada kalınca yolculuğun kendisi oldum, onlarda yolcularım.
 
Bu arada biri daha var kaptan, senden bahsetmemden pek hoşlanmıyor. Henüz geceleri yoluma çıkmaya cesaret edemediği için yolcum olamadı. Uzaktan izleyip, yolcularıma laf edip duruyor.  Ona gülümsüyorum. Nedense gülmeyi bırakmış. Gözleri cin gibi. Sanki sürekli birileri ona zarar verecekmiş gibi bakıyor. Dinlediklerini yalanlar ya da gerçekler diye ayırıyor. Daha ona hikayeler anlatmaya başlamadım. Çünkü  kulaklarına muhafızlar dikmiş, kontrolsüz kalbine ya da beynine ulaşmak kolay değil. Hikayelerimi saklıyorum. Muhafızların onları didik didik etmesine izin veremem.

Bu şehrin gecelerinde, korku var kaptan. Özellikle geceleri, sevmeye korkuyorlar. Geceleri göz teması kurmaktan çekiniyorlar. Geceleri bir yabancıya yardım eli uzatmaktan kaçınıyorlar. Hatta geceleri çalışmak bile alışkanlıklarına ters geliyor.
 
Ama birçoğu geceleri uyuyamıyor, ne mi yapıyorlar.... "Hiç"... bu şehrin gecelerinde çok güzel hiç yapılıyor...
 
Tayfalara selamlar, yemeklerinize dikkat etsinler, rom fıçılarını arada güneşe çıkartsınlar, pusulanız kalbiniz yönünüz ben olayım....
 
selamlar,
Seyr-i Alemci.