21 Ekim 2012 Pazar

Hare Krishna...

Sevgili Kaptan,

İyi niyetli olmanın yeterli olmadığı bir kıyıdan yazıyorum sana. Eğer kendinden başka birilerinin sorumluluğunu almadan devam etmek istiyorsan vatandaşlıktan çıkartılıyorsun. Erdem ve alışkanlıklarını sürekli çatıştırmak zorundasın ve gelişmem için günah işlemem gerekiyor. Bir süre burada konaklayacağım. Nerde olduğumu merak ettiğini biliyorum, pusulamı aldılar o yüzden koordinat veremiyorum ama buraya "Mahabharata" diyorlar.



Mahabharata; insanlığın büyük öyküsü anlamına geliyormuş aynı zamanda kendi öykümüz anlamında da kullanıyorlar.

Günah işlemeyi öğreniyorum kaptan. Böylece önce tanrıma, sonrada kendi sınırlarıma meydan okuyorum. Savaşmanın erdemini arıyorum. Henüz bulamadım. Kalbim işlediğim günahların ızdırabıyla acıyorken, kafesinden çıkan ruhum özgürlük sarhoşluğunda. Günahlarım, beni sana ve bana daha çok yaklaştırıyor. Burada sen ve ben yok... Herkes aynı şeyin parçası olduğuna inanıyor. Ve diyorlar ki;  "birşey eğer mahabharata da varsa, her yerde vardır; ama burada yoksa hiçbir yerde yoktur".

İnsanları mitolojik kahramanlardan ibaret. Hikayelerinde konuşan hayvanlar var. Hatta bir tanesi şöyle;

Şahin ile Güvercin
Adaletiyle ünlü bir kral vardı. Yeryüzünün en adaletli kralı olduğu bile söyleniyordu. Bir gün bir güvercin gelip kralın kalçasına kondu, kraldan kendisini korumasını istedi. "Söz veriyorum sana" dedi kral güvercine.
Aynı anda cılız bir şahin gelip yakındaki bir dala kondu ve krala:
"O güvercin benim. Bana ver onu," dedi.
"Hayır olmaz," dedi kral. "Düşmanından korkan bir hayvan teslim edilmez."
Şahin kralın dikkatini çekerek şöyle dedi:
"Yeryüzünün bütün adaletleri adalet adının yalnızca sana yaraştığını söylüyorlar. Öyleyse neden adalete karşı çıkıyorsun? Açlık yüzünden çektiğim sıkıntıları bu güvercin hafifletmeli. Bana ver onu."
Kral, bakışlarını korku içindeki güvercine çevirdi ve şahine:
"Titreyen haline bak şunun," dedi. "Varlığını bana emanet etti. Onu veremem."
"Bütün her şey besinle sürdürülüyor" diye açıklamada bulundu şahin. "Besin olmadan yaşam olmuyor. Dünya kurulduğundan bu yana, doğanın düzenli kalıtım yasasıyla bu güvercin bugün benim yiyeceğim olarak belirlendi. Onu bana ver."
"Verdiğim söz yazgıdan güçlüdür," dedi kral.
"Dharma'dan da mı güçlü?"
"Elbette," diye yanıtladı kral.
O zaman şahin zayıflıktan ölüyormuş gibi göründü
"Yiyeceğim olmadığı için canım çıkacak," dedi. "Benimle birlikte eşim ve oğlum da ölecekler: Bir tek cana karşı bir çok can. Sana şunu söylüyorum: Erdemi yok eden erdem sahte bir erdemdir, zalim bir erdem. Gerçek erdem zorunlu olarak çelişkileri aşar. Lehte ve aleyhte olan öğeleri tartar ve adil olandan yana karar verir. Karar veremeyen erdem erdem değildir."
Şahinin söylediklerini dikkatle dinleyen kral yanıt verdi:
"Söylediklerin çok anlamlı. Ama yardıma gereksinimi olan bir canlı varlığı nasıl bırakrım, böyle bir eylem sana göre nasıl iyi olabilir? Başka bir şey yiyebilirsin, bir öküz, bir domuz, bir ceylan."
"Şahinler domuzları yemezler. Şahinler güvercinleri yerler.Bu sonsuza kadar sürecek bir yasadır, şahinlerin Dharma'sıdır bu."
Sana ne istersen vereyim!" diye haykırdı kral. "Bütün bir öküz getirteyim! Bütün hayvanlarımı, bütün krallığımı vereyim! Ama bu güvercini isteme benden."
Biraz düşündükte sonra şahin şöyle dedi:
"Yalnızca bir şeyi kabul ederim. Bu güvercini bu kadar çok seviyorsan sağ kalçandan güvercinin ağırlığı kadar bir parça kes ve onu bana ver."
"Bir terazi getirilsin!" diye emretti kral.
Bir terazi getirildi. Kefelerinden birine korkudan titreyen güvercin konuldu. Kral ince uzun bir bıçağı tutup kalçasından bir parça et kesti ve öteki kefeye koydu. Ama güvercinin ağırlığı kesilen parçanın ağırlığından fazlaydı. Kral bir parça daha kesti, kefeye koyu. O da yetmedi. Bir parça, bir parça daha kesti. Ama güvercin kralın kalçasından kestiği parçalardan hala daha ağırdı.
Kral öteki kalçasını da kesti. Kollarından, göğsünden parçalar kesti, bütün etini kesti. Sonunda kala kala ortada yalnızca kanlı bir iskelet kalmıştı, kefeye kendi çıktı. Terazide hiç hareket olmadı.
Güvercinin ağırlığı kralın ağırlığından daha fazlaydı.
O zaman şahin:
"Ben ve güercin, biz buraya dünyanın en adaletli adamı denilen seni tanımak için geldik," dedi.
Ve iki kuş birlikte uçup gittiler.
Yabancıya bu hikayeden hangi anlamı çıkarmamı beklediğini sordum. Bana dedi ki;

"Ve bu hikayelerin her biri, kararsız kalan, doğru olanı ayırt etmede zorlanan kahramanlara bir şeyler söyler. Çünkü ayırt etmek zordur. Bir labirentin içinden çıkmak isteyen birine , eğer kişi geldiği yolu işaretlememişse, ancak o labirente tepeden bakabilen biri yardım edebilir. Zihinsel bir labirent için de bu böyledir. Özgürlüğe giden yol karmaşık ve kafa karıştırıcı gelecektir. "

Öylesine renkli ve bilge kişilikler var ki burada her biri bir kitap konusu aslında. Ama ben sana ençok etkilendiğimi anlatmak istiyorum. Adı Krişna... Burada ona "vişnu" nun 8. avatarı diyorlar. O bir prens ... flüt çalıyor... Ve müziği ile etkileyemiyeceği kadın yok. Bu yeteneğinden dolayı bir nevi aşk tanrısı rolü oynuyor. Ama öylesine bilgece yapıyor ki bunu ona teslim olmak için sabırsız insanlar görüyorum çevresinde.


Bende onunla tanışmak için çok sabırsız davrandım. Ondan aşkını değil korumasını isteyecektim. Onların topraklarında yapayalnız ve savunmasızdım.  Büyük bir heyecanla karşısına çıkartılmak üzere hazırlanmaya başladım. Sarayın bir bölümünde bu işi yapan özel hizmetliler vardı. Önce ruhumu yıkadılar. Öyle pis bir su aktı ki tasvir etmem mümkün değil. Bir hafta kadar yaseminlerin içinde derin bir uykuya mayaladılar tenimi. Uyandığımda bir çiçek gibi kokuyordu bedenim. Sonra elime kalem verdiler, kendi kendine yazan bir kalem. Hiç durmadan sayfalarca kalemden dökülen kelimeleri okumamı söylediler. Son olarakta ipek böceklerinin hazırladığı pembe bir elbise ile beni karşısına çıkmak üzere tanrılar katının bahçesine bıraktılar.  Önce müziğini duydum, sonra ayak izlerini. Damalı haç şeklindeydi ayak izler. Hitlerin kirlettiği işaret. Sonra da sesini duydum. Haklıydılar... Önce müziğine sonra sesine kalbim atmaya başladı. Hayır dedim kendime. Kontrolü elden bırakma, aşkını değil korumasını isteyeceksin.  Tam da bunu kendi içimde tekrarlarken, belimde elini hissettim. Arkamda ona dönmemi bekleyen bir prens vardı... Krişna...


Ve ben ona yüzümü dönmeden uyandım...

Hindistanda, beni koruması için dua ettiğim krişna ile birçok yerde yollarımız kesişti.



Şimdi ise her gece ona bakıp uykuya dalıyorum ya da sabah uyandığımda ilk onu görüyorum kaptan. Yatak odamın bütün duvarlarını fotoğrafları ve kolaj içinde ki halleriyle süslüyor.

Evet kaptan, geceleri gemi, yıldızlar ve sohbetin olmayınca, rüyalarımda destanlara karışıyorum...

Dün boğazın kıyısından, bir damla göz yaşı gönderdim size. İçine de huzur koydum. Gemiye ulaştığında haber verin lütfen, merakta kalmayayım.

Rüzgarınız arkanızda, yolunuz rotasında olsun.

Saygılarımla,

Seyr-i Alemciniz.

Deep bilgi;

On bir yıllık bir çalışmadan sonra, 1985 yılında Peter Brook ve Jean-Claude Carriêre, Avignon şenliğinde, İ.Ö. IV. ya da V. yüzyıla kadar uzanan söylenceleri, serüvenleri ve Hint kültürünün dayandığı inançları bir araya toplayan Mahabharata’nın, bu destansı engin şiirin, sahneye uyarlanan bir yorumunu sergiliyorlardı. Bu oyunun (dokuz saate yakın sürüyordu) olağanüstü başarısından sonra, aynı yazarlar tarafından tümüyle yeniden hazırlanan senaryo üzerine bir film çekildi, daha sonra da birer saat altı bölümlük televizyon dizisi yapıldı. İşte şimdi de Mahabharata romanı karşımızda. Jean-Claude Carriére, ‘değişik düzeylerden hiçbir şey yitirmeden’, sahne ve sinema uyarlamalarında yer verilmeyen kimi bölümler ve yorumlar da katarak ‘öykünün tümünü kolayca okuma olanağı sağlamayı’ amaçlamıştır. Fakat bu kitap mahabharata nın suyunun suyu şeklindedir. Tamamen çevrilmesi ve orjinalini okuyabileceğimiz bir gün gelecektir diye umut ediyorum... zira hintçe kolay öğrenilecek bir dile benzemiyor.



Speacial thanks.... Hayalimdeki kolajı duvara aktaran ressam Tuğçe Karabacak'a teşekkürler. Yukarıda ki fotoğraflar yatak odamın duvarından alınan detaylardır. kendiside aşağıdaki fotoğrafta iş başında...



15 Ekim 2012 Pazartesi

Bu şehrin gecelerinde "HİÇ" yapıyorlar

Sevgili Kaptan,
 
Karada kalmanın buhranları içindeyim. Yolculuğun kendisine dönüşme vaktidir. Sular iyice çekildi kıyılarda, gemiler uzun süre yanaşamaz yaşadığım şehrin rıhtımına.
 

Bu şehirde yeni arkadaşlar edindim. Sokak lambası olarak çalışıyorlar geceleri. Öyle çok parlak tipler değiller ama bulundukları yere ışık saçıyorlar. İlk başlarda pek hoşlanmamıştım onlardan hatta biriyle kavga bile ettim. Hemen kızmayın, söz verdiğim gibi beladan uzak duruyorum. Sadece yıldızları aradığım bir gece karşıma çıkan bir sokak lambasından biraz daha kararmasını istedim o kadar. Tabi ki görev adamı, dinlemedi beni.
Minik bir tartışma diyelim bizimkisi. Öyle de ilerledi ahbablığımız. Aslında iyi çocuklar. Şimdi, ben yıldızlara bakmak istediğimde kısa süreliğine karartıyorlar kendilerini. Çok şey görmüş, geçirmişler. Bu şehrin gecelerini onlardan dinlemenizi isterdim.  Her gece kaldığım yere dönerken bana eşlik ediyorlar. Yol boyunca  kelime oyunu oynuyoruz.  Oyun şöyle; asla yanyana gelmeyecek kelimelerin bir araya geldiğinde anlamlı bir cümle olmasına dikkat ediyoruz. Mesela "diri bir ölüydü" ya da "gürültülü bir sessizlik vardı"... vs. Kolay gibi görünmüştür eminim ama oynamaya başladığınızda anlamlı olacak anlamsız kelime öbekleri bulmakta güçlük çekebiliyorsunuz. Sokak lambalarıyla yürüdüğümüz bir gece, ki yürümekten oldukça yorgun düşmüşüm, beni başka bir dostlarıyla tanıştırdılar. Oldukça yalnız görünüyordu.


Uzunca bir yolun ortasında tek başına duruyordu öylece. Yanında da bizim lambalardan biri. Adı,  "bank". İsmi banada komik geldi. Çok dingin ve deneyimli biri. Hayat üzerine saatlerce konuştuk. Yaklaşık çeyrek asırdır orada oturuyormuş. Öyle çok insan hikayesi görüp dinlemiş ki ansiklobedi çıkarmak istese bütün harfleri en az on tur dönebilir diye düşünmekten kendimi alamadım.  Bu halinden çok mutlu. Dinlemeyi seviyor. Bana da en büyük öğüdü o, oldu. "İnsanları dinlemeyi öğrenmelisin kızım", dedi.  "İnsan doğası gereği kendini anlatmak, ifade etmek ya da sadece var olduğunu göstermek için türlü şarlatanlıklar yapıp durur ama dinlemekte bir yoldur bunu hiç bilmez" diye devam etti. Gemide konuşmamı yasakladığınız günler geldi aklıma. Hani, doğanın dilini öğrettiğiniz zamanlar. Önce kendi dilimden vazgeçecektim ya. Hani bir ay boyunca hiç konuşmamıştım. Sonra da bana büyük bir ders vermiştiniz.  Hiç unutmuyorum, gerçekten doğanın dilini öğreneceğim diye bir ay boyunca susup kuşları denizi hatta balıkları dinledikten sonra hiçbirini anlamadığımı fark ettiğimde çok üzülmüştüm. Fakat siz bana "sonunda dinlemeyi öğrendin, işte doğanın dili" demiştiniz. Sevinsem mi üzülsem mi? bilememiştim.  Tabi ki gemide ki en ilginç aydı benim için. Bazen susmak çok işe yarıyormuş kaptan, karada pek yapamıyorum bunu ama eskisinden daha iyi dinliyorum.
 
Şehirde ki ilk dostlarım işte böyle yürüdüğüm gecelerde yoluma çıktılar. Dedim ya karada kalınca yolculuğun kendisi oldum, onlarda yolcularım.
 
Bu arada biri daha var kaptan, senden bahsetmemden pek hoşlanmıyor. Henüz geceleri yoluma çıkmaya cesaret edemediği için yolcum olamadı. Uzaktan izleyip, yolcularıma laf edip duruyor.  Ona gülümsüyorum. Nedense gülmeyi bırakmış. Gözleri cin gibi. Sanki sürekli birileri ona zarar verecekmiş gibi bakıyor. Dinlediklerini yalanlar ya da gerçekler diye ayırıyor. Daha ona hikayeler anlatmaya başlamadım. Çünkü  kulaklarına muhafızlar dikmiş, kontrolsüz kalbine ya da beynine ulaşmak kolay değil. Hikayelerimi saklıyorum. Muhafızların onları didik didik etmesine izin veremem.

Bu şehrin gecelerinde, korku var kaptan. Özellikle geceleri, sevmeye korkuyorlar. Geceleri göz teması kurmaktan çekiniyorlar. Geceleri bir yabancıya yardım eli uzatmaktan kaçınıyorlar. Hatta geceleri çalışmak bile alışkanlıklarına ters geliyor.
 
Ama birçoğu geceleri uyuyamıyor, ne mi yapıyorlar.... "Hiç"... bu şehrin gecelerinde çok güzel hiç yapılıyor...
 
Tayfalara selamlar, yemeklerinize dikkat etsinler, rom fıçılarını arada güneşe çıkartsınlar, pusulanız kalbiniz yönünüz ben olayım....
 
selamlar,
Seyr-i Alemci.

5 Ekim 2012 Cuma

Olivya Geçidi...

Sevgili Kaptan,

Denizde işler nasıl bilmiyorum ama kara her zaman ki gibi... İnsanlar sadece önüne bakıyor, gözlerini ufuklara çevirenlere rastlamak çok zor burada. Üstelik umutsuz ve öfkeliler. Her şeye rağmen iyi şeylere de rastladığım oluyor. Bir dostumun başarısına ya da bir bebeğin sıcak gülümsemesine tanıklık ediyorum... Sen bunları gemide biraz zor görürsün. Ayrıca seyir defteri için hayatı sokakta yaşamaya devam ediyorum. Şimdi sana "Olivya Geçidini" anlatacağım.


İstiklal Caddesinde, Galatasaray Meydanını geçer geçmez sağ tarafta Barcelona Pastanesinden önceki sokaktan girdiğinizde sizi bekleyen bir kapı aralığıdır. Sokağın girişinde ki türk kahvesi yapılan yerler bir soluk almak için son derece elverişlidir. Ama benim size bu sokakta anlatacak başka mekanların var.

"J'adore" çikolatacısı ve restoranıyla başlayalım. Farklı iki mekanı ve klasiği yaşatan bu  yerler aslında tek elden gibi çalışıyorlar. Restorant bölümünde pizza ve rissotto yerken, pastane kısmında bir çikolata festivali yaşayabilirsiniz. Genelde çikolatacı bölümünde yer olmadığında sizi restoran bölümüne yönlendiriyorlar. İki mekanda da masaya hemen gelen naneli limonlu su artık bu mekanların vazgeçilmezi olmuştur. Benim favorim "fondü"... mevsim meyveleri ile yapılan ve çikolatasının tanrısal bir lezzet yaşattığı bu pastanede damak tadınıza ödül verebilirsiniz. Özellikle soğuk kış günlerinde bir mola vermek adına burada tatlı yemenizi tavsiye ediyorum. "J'adore" aslında fransızca da "taparım" anlamına geliyor. Sanırım bir çikolatacı için en uygun isimlerden biride budur. Çoğu zaman kalabalık olduğu için sıra beklemeniz gerekebilir ama deyeceğini düşünüyorum.

Sokakta dolaşmaya devam ediyoruz. Bu sokak İstiklal'e "u" çizer şekilde konumlanmıştır. Sokağın hemen köşesinde "Gölge Cafe" sizi karşılar. Porsiyonları oldukça doyurucu ve lezzetli olan bu cafenin "şefini" hep merak etmişimdir. Henüz tanışamadım ama yaptığı her şeyi büyük bir keyifle mideye indiriyorum. Üstelik çok güzel bir kahvaltı menüsünde var.  Gölge de gerçekten acıktığınız bir zaman gidip tıka basa doyarak çıkabilirsiniz. Yalnız porsiyonlar gerçekten büyük olduğundan bir porsiyonla iki kişi doymanız bile mümkün. Cafe de laptopunu açmış çalışan birçok insana da rastlanır. Sanırım Wi-Fi olmasından ve çalışmak için İstiklal'in gürültüsünden biraz da olsa uzakta kalmasındandır. Gölgenin yemeklerini ayıramayacağım, hepsi güzel ama değişiklik olması bakımından "kabaklı cheescake" ini denemenizi tavsiye edebilirim. Ben buraya yemek yemenin yanı sıra kahve molaları ve dostlarla yapılacak birkaç lakırdı içinde uğrarırım. Bunun en büyük sebebi filitre kahveyi büyük kupayla getirmeleridir aslında. Sanki tamda evimin salonunda oturuyormuşcasına rahat ettirir sizi garsonlar. O yüzden yolunuz gölgeye düştüğünde rastlamamız an meselesidir.


Gölgeden çıkıp geçitte yürümeye devam ediyoruz. Eskiden burada olan ama bir takım nedenlerden dolayı kapanan "rejans" restorantı da yine bu geçittedir. Rejans, rusça da saraydan gelen "zerafet" anlamındadır. Bu restorant büyük bir tarihe ev sahipliği yapmıştır. Özellikle Atatürk'ün misafirlerini ağırlamak için tercih ettiği mekanlardan biri olan bu yer, Agahta Christie’leri, Muhsin Ertuğrul’ları, İbrahim Çallı’ları ağırladığı günlerde olmuştur... Maalesef 70 yıla sığdırdığı konuklarını artık başka yerde başka isimle ağırlamaya devam ediyor. O yıllarda rus yemekleri rus votkası ve unutulmaz sunumları ile efsane olmayı başarmıştır. Şimdi size "Rejans"ın web sitesinde yayınlanan bir yazıyı aynen aktarıyorum :


"1931 yılında Mihail Mihailoviç'in ödeme güçlüğüne düşmesiyle, Galatasaray'da Levantenlerin Olivio Geçidi olarak adlandırdıkları mekan, Tevfik Manars, Veronika Protoppova ve Vera Çirik üçlüsü tarafından Rejans adıyla ve bir Rus lokantası olarak işletilmek üzere devralınır. Araştırmacı yazar Jak Deleon, ilk kuruluş yıllarındaki Rejans üzerine Remzi Kitabevinden çıkan "Beyoğlu'nda Beyaz Ruslar" adlı kitabında şu görüşlere yer verir.
Rejans, tıpkı Beyoğlu gibi "nev'i şahsına münhasır" bir efsanedir.


Akşamüstü bir barda soluklanıp yemeği Rejans'ta yemeyen bir gazeteci var mıdır ? Bırakın gazetecileri reklamcısından mütahhitlere, öğretim üyesinden bürokratına Rejansı tanımamış, o dev salonda eski bir kültürün tadına varmamış "ehl-i damak" bulmak mümkün mü ? Artık olmayan piyanosu, eskilerin yerini almış genç garsonları, hanım yöneticileri ve Rejans'ın ünün, yeryüzünün her yöresinden duymuş olan turistleriyle ilginç bir ortamdır bu yaşlı lokanta. Özenli servisi ve değişik yemek dağarcığıyla ayrı bir çekiciliği vardır. Beyaz Ruslar'ın dükünden düşesine "istila" ettikleri Beyoğlu, Galata, Asmalımescit ve Aynalıçeşme coğrafyası içinde çok özel bir noktada durmaktadır. Savaş öncesi İstanbul'u aydınlatan bir "romantik" ışıldaktır Rejans: Bolşevik rejiminden canını (ama malını değil) kurtarıp postu Türkiye'ye atan, yakası bembeyaz, gömleği tertemiz, pantalonu ütülü "Grand Dük" eskilerinin şef garsonluk yaptığı bu lokantaya Atatürk'ün sık sık geldiği söylenir. Franz Von Papen, Alman sefiri iken bir kez uğramış, pek beğenip alışkanlık edinmiş Rejans'ta akşam yemeği yemeyi. Peki başka ? İşte "renk cümbüşü" orada başlıyor. Casusların cirit attığı 1940'ların İstanbulunda Rejans'ın bir çok romantik "espionage" filmine konu olabilecek buluşmalara sahne olduğu rivayet edilir"

Sokağın sonundan İstiklale tekrar dönen bölüme geldiğinizde sağ tarafta "Olivya Han" durur. Hemen akla "ikinci kat" gelir tabi ki... Sezon açıldı güzel oyunlar sizi bekliyor. Ben bu sezonu geçen yıl izleyemediğim bir oyun olan "Limonata" ile açtım... Daha nice oyun içinse takipçileriyim... Genelde 20:30 gibi başlayan oyunlar için önceden bilet almanızı öneririm. Ama benim gibi doğaçlama yapıp acaba ne var bu akşam tadında uğrayacaksanız, sekiz gibi orada olup şansınızı zorlayabilirsiniz.



Bu hanın önü eskiden bizim "manda batmazda" buluşalım diyerek sürekli uğradığımız bir sokak kahvesiydi. O yıllarda masalar ve sandalyeler dışarda durabildiği için, kar kış demeden simidimizi alır çay içmeye gelirdik. Üniversite yılları para yok hayal çok... Bu ara sokakta ne gemiler yapıp batırdık kaptan bilemezsin. Şimdi bir yabancı gibi oradan geçip istiklale karışmak varya geçmişi es geçmek gibi ya neyse...

Bu geçidi herkes bilir ve en az bir kez yolu düşmüştür... Üstelik benim bu yazıda bahsetmediğim başka önemli yerlerde vardır. Ama hep diyorum ya ben dokunduğum alanları anlatıyorum sana yani söz verdiğim gibi kaptan hayatı sokaklarda arıyorum. Hatta bazı izler bırakıyorum geçtiğim yerlere, beni bul diye... Bu geçidi hep sevdim en çokta adı "olivya" olduğu için galiba. Ayrıca kaptan, bu geçidin en büyük sırrı da burada geçen zaman değil duygular... Bu yüzden asırlar geçse de bazı şeyler aynı kalabiliyor. Tıpkı, bir insan yaşlansada sevgiye olan ihtiyacının baki kalması gibi. Bu geçitte asırlara meydan okusada insanlara hep muhtaç kalacak.

Not: Fotoğraflar için Feyzan Yılmaz'a teşekkürler.


 

27 Eylül 2012 Perşembe

Fas Yolculuğu

Sevgili Kaptan,

Yokluğunda söz verdiğim gibi seyir defterini aynen düzenli bir şekilde tutuyorum. Fas yolculuğu TK nın Kasablanka'ya olan direkt uçuşuyla başladı. Ne bir rezervasyon ne de bir ön hazırlık yok her zamanki gibi. Sadece elimde Marakeş için rehber niteliği taşıyan bir kitapçık ve içinden çıkan harita var. Ama böylesi daha iyi galiba ne de olsa bu benim maceram ve keşfetmek için ön yargılardan sıyrılmış bir şekilde iç sesimle yolumu bulacağım.

1. Gün /18 Eylül 2012

Casablanca, Muhammed V havalimanı saat tahmini 2 civarları... Alt kattaki tren istasyonuna gidip marakeş için tren bileti alıyorum. Birinci sınıfı tercih etmek önemli. Hem ucuz hem daha konforlu bir yolculuk yapabiliyorsunuz. Fakat öğreniyorum ki direkt o istasyondan marakeşe giden tren yok. Bunun için önce Casa Voyage a gidiyorum. ( 3 durak sonra). Ardından tam 2 saat sonra Marakeş treni geliyor. ( ilk vagon first class) Saat 04:48 de başlayan tren yolculuğu tam 3 saat sonra bitiyor. Bu arada Hindistanda yaptığım korkunç tren yolculuğundan sonra fobimi yenmek için iyi bir deneyim oldu bana. Çünkü tren temiz böceksiz ve kokmuyordu. Hatta keyifli olduğunu bile söyleyebilirim. Marakeş son durak. Muazzam bir garda indim. Bir dolu taksici bana doğru koşmaya başladı. Bu ülkede taksiciler korsanlar gibi. Hangi turistim yağmalasam diye bakınıyorlar. Fakat sıkı pazarlık yaparsanız çok ucuza her yere taksiyle gidebilirsiniz. Gardan gideceğim yer "Jeema El-Fina" Meydanıydı. Fenalıklar meydanı olarak dilimize çevirebilirim. İlk taksici 50 dirhem istedi. Sadece 3 km için. 20 Dirhemden fazla ödemeyeceğimi söyleyince uzaklaştı yanımdan. Aramızdaki konuşmayı duyan diğer taksici 20 dirheme götürebileceğini söyledi. Valizleri kaptığı gibi araca doğru yol aldık. Tipik nereden geliyorsun sorularına Türkiye denildiğinde ekstra bir sıcaklık görüyordsunuz. Hemen İbrahim Tatlıses şarkılarını ve türk dizilerini sıralamaya başlıyorlar. Onlar bana Türkiye hakkında bildiklerini anlatırken benim kafamda geceyi nerede geçireceğim dönüp dolaşıyordu. Aslında kafamda meydana gidip oralarda dolanıp beğendiğim bir yerde kalmak vardı. Ama bir yandan da yolculuğun beni yorduğu gerçeği ile hemen bir yere başımı sokup valizimden kurtulmak istiyordum. Şöföre meydana yakın, ucuz, temiz ve sıcak suyu olan bir riad aradığımı önerisi olup olmadığını sordum. Ama bakacağımı beğenmezsem tutmama ihtimalim olduğunuda söyledim. Tamam dedi. Beni ilk götürdüğü otele rezervasyonu yaptırdım. Herkes halinden mutlu bir şekilde ayrıldı. Duş operasyonu ve üst baş değişiminden sonra kendimi meydanda buldum. Bu meydan yılanların dans ettiği, maymunların öpücük dağıttığı, berberlerin avaz avaz şarkı söylediği "Jeema El-Fina" Meydanı. Tabii en önemli özelliği gece kurulan yemek standları. Bu standlarda yemek yemek ve taze sıkılan protakal sularından içmek farz. Ha birde salyangoz çorbası vardı ama ben denemeye cesaret edemedim. İlk gece etrafı seyretmek, yemek ve marakeşin atmosferine alışarak geçti. Erken sayılabilecek bir saatte derin bir uykuya dalmak ise kaçınılmazdı.



Fasta ilk gün için notlar;
  • Havalimanında fazla para bozdurmayın.
  • ATM lerden para çekebiliyorsunuz.
  • Nane çayını (Mind Tea) denemeden uyumayın.
  • Pasaport Kontrolüne girmeden formları doldurun.
  • Birinci sınıf casa-marakeş arası tren bileti 140 Dirhem.
  • TL Bazında fiyatları bulmak için 4'e bölün her rakamı. Yani 10 dirhem 2,5 TL.
  • Marakeş Gar-Jeema El-Fina arası taksiye 20 Dirhemden fazla ödemeyin.
  • Yardımcı olmak isteyen herkes bahşiş niteliğinde para isterse şaşırmayın, bozukluklar cebinizde olsun.

2. Gün /19 Eylül 2012

Sabah 8 de bütün uykumu almış olarak uyanmak süperdi. 3 saat farkı vücudum henüz algılamamış olacak ki 11 e kadar gibi uyumuş gibi uyandım. İyi bir kahvaltı ve sonrasında marakeşin sokaklarında kaybolmak. Elimde bir harita ve ziyaret edeceğim yerler için küçük planlarım vardı ama çokta şart değil diye baktığım için benim için esas olan şehri yaşamaktı. Kahvaltı hayalim çok çabuk suya düştü. Çünkü fransız etkisini dibine kadar yaşadığınız bu ülkede sadece krep bal yada marmalet eşliğinde kahve geliyordu kahvaltı dediğinizde. Bir cafe bulup oturduğumda ise kuranı kerimi dinleyerek temizlik yapan garsonlar sadece ekspresso servisi yaptılar. Bu sırada işe giden ve yeni uyanan şehir önümden geçiyordu. Kahve beni biraz daha kendime getirdiğinde elimde haritayla yürümeye başladım. Birkaç kişiye yol sordum. O sırada yanımda beliren bir adam bana gerçek marakeşi görmek ister misin dedi. Evet dedim. Muhammed böylece 2 saatlik şehir turuma rehberlik yapmak üzere görevine başlamıştı. Burada turistlere yol gösteren doğal rehberler bir anda yanınızda bitebilir. Bence faydalanın. Çünkü şehrin labirent gibi sokaklarında onlar olmadan dolanmak biraz güç.




Haritaların işe yaramadığı yerlerden biri marakeş. Muhammedle birlikte gerçek marakeşi keşfetmek üzere yürümeye başladık. İngilizceside gayet iyiydi. Hiçbir eğitimi olmayan muhammed Fransızca, İspanyolca ve İngilizceyi ana dili gibi konuşabiliyordu. Aslında bu ülkede birçok kişi en az 3 dil konuşabiliyor. Atolyeler, eski yahudi mahallesi, okullar derken 2 saat içinde birçok yere girip çıktık. El işçiliğinin böylesine güçlü olduğu bir ülkede sanatın geri kalmışlığıda ayrıca düşündürüyor. Emin değilim ama eminim babadan oğula geçen bir sistemle yıllardır aynı atolyeden geçinen aileler vardır. Marangozlar, demirciler, dokumacılar, iplikçiler, çömlekçiler... Birçok atolye ve üretim yeri... Durmadan çalışıyorlar... Aslında benzeri atolyelere Türkiye'de de rastlıyoruz. Ama burada hepsinin bir arada olması özel... Bir sokak sırf ağaç oyma ve işlemeciliği... Ve sanatsal değeri olan görsellikte her biri.


Mimari yapı öylesine etkileyici ki kendimi zaman zaman büyük bir film setinde gibi hissettim. Daha da muhammedin götüreceği yerler vardı ama o sırada şehrin yapısı ve sokaklarını keşfetmenin verdiği güvenle muhammedden ayrılıp kendi kendime dolaşmak istedim. Tabii muhammedle sıkı pazarlık yapıp parasını ödedikten sonra. Birkaç sarayıda kendi kendime gezdikten sonra "souk" adı verilen pazarlara dalma vaktiydi. Bu pazarlar bizim kapalıçarşıyı andıran el işçili konusunda birçok şeyi bulabileceğiniz dükkanlar ile doluydu. Tabii baharatçılar ve doğal ürün satan yerlerde var. Benim ilgimi çeken dükkanların başında eski eşyaları satan çakma antikacılar geldi. Bu arada alışveriş için marakeş pazarları pahalı görünsede iyi bir pazarlıkla ilk söylenen rakamın 4'te birine satın almak şansınız çok yüksek.





Gezmekten yorgun düşünce yine meydana dönüp yemek ve bir kahve eşliğinde dinlenmek harika bir fikirdi. Meydanın hemen ortasında bir cafe de nane çayı ile mola vermek ve akşama hazırlık yapan meydanı izlemek çok keyifli. Bu sırada ikindi ezanı okunmaya başladı. İlginç olan şu ki bizim alıştığımız makamın çok dışında okunuyor burada. Emin olmak için hatta bir faslıya bunun ezan olup olmadığını bile sordum. Mola biter bitmez bir başka sarayı gezmek üzere yola devam. Size saraylar ya da müzeler ya da turistik mekanlar hakkında yazmayacağım, çünkü hem rehber kitaplarda hem de birçok gezi yazısında hepsine rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Ama bana kalan izlenim, birçok ülkede ki tarihi mekan ve saraylardan sonra marakeşte öyle çokta etkileyici bir kalıntı gördüğümü söyleyemem. Bu şehirin yaşayan hareketli yerleri çok daha büyüleyici. İkinci günün akşamını birkaç kadeh şarap içecek bir yer bulduktan sonra berberler ile şarkı söyleyip dans ederek bitirdim. Bu arada meydanda onlar için dans etmem öylesine hoşlarına gittiki (sayemde biraz daha para kazandılar) bir sonraki gece de gelmem için ısrar ettiler. Ama planlar ne olur ben nerede olurum bilemediğimden onlara söz veremedim.

İkinci gün hakkında notlar;

  • Eski medina denilen marakeşin arka sokaklarında mutlaka kaybolun.
  • El işçiliğindeki ustalıklarını görmek üzere atolyeleri gezin.
  • Nasıl kumaş boyadıklarına bakın.
  • Alışveriş yapmak istediğinizde dibine kadar pazarlık yapın, en son kabul etmeyip dükkandan çıkar gibi yapın sizin söylediğiniz rakama ineceklerdir.
  • Tajin ve kuskus yiyin.
  • Baharat dükkanlarından birinde oturup size bitkileri anlatmalarına izin verin. Özellikle çörek otunu inceltip koklayın. Bütün nefes yollarınız açılacaktır.
  • Argan yağı alın.
  • Şehrin gece hayatını yaşamak istiyorsanız clupların yerini öğrenin ben gitmedim ama gidenlerden gayet eğlenceli kulüplerin olduğu bir caddeden bahsettiler.
  • Jeema El-Fina yı tepeden seyredebileceğiniz teraslı bir kafede akşam güneşi batırın.
  • Bu geceyi bitirmeden bir sonraki günü planlayın, marakeşin içinden birçok tur firmasıyla çeşitli yerlere yolculuk yapabilirsiniz. Önerim önce atlas dağlarında trecking sonra çölde bir gece.

3.Gün / 20 Eylül 2012

Üçüncü gün benim için biraz karar verme günüydü. Çünkü son iki günümü "Fes" i ziyaret etme fikri  ile "Essaouira" da dinlenmek arasında gidip geliyordum. Essaouira, marakeşe 2 saatlik mesafede bir sahil kasabası. Günü birlik gidip gelmek ve orayı görerek karar vermek en iyisiydi. Ama size önerim, üçüncü günü atlas dağlarında şelalere olan trekingle geçirmeniz. Ben keşfetmek üzere Essaouiraya gittim. Tabi ki kasabaya aşık oldum. Uçsuz bucaksız kumsal, balıkçı tekneleri, her türlü deniz böceği ve taze balık beni benden aldı. Ve yolculuğumun son iki gününü orada geçirmeye karar vererek marakeşe geri döndüm. Size orayı sonra anlatacağım. Ama yoldaki ağaç üzerinde tünekleyen keçiler ve argan yağının nasış yapıldığını görebileceğiniz fabrika ziyaretini ihmal etmeyin derim.



4. Gün / 21 Eylül 2012

Çöle doğru yola çıkma vakti. Fasta beni en çok etkileyen günlerden biriydi bu. Atlas dağlarına virajlı yollardan tırmanmak, her güzel manzarada durup fotoğraflar çekmek, doğanın oynadığı türlü oyunları izlemek. Mesala bir dağın tepesi kalp şeklindeydi. Ya da bir yerden sonra bulutlar sizden aşağıda kalıyordu. Sonra berberi köyleri ve hikayaleri. Birçok filme konu olan "gladyatör"ün de çekildiği alanlar... Doğunun mistizminin sizi içine aldığı görsellik... Yolculuk sırasında edindiğiniz dostlar... Gerçek fas yavaş yavaş damarlarıma işlemeye başlamıştı. İşte o an, büyülere de sihirede hatta herşeyin mucize olduğuna da inanmaya başladım. Dağlar tepeler aşdıkça ben de içimde ki engelleri aşmaya başladım. Ne geçmiş ne gelecek, sadece gökyüzü vardı.

Kampa ulaşmak için develer ve çölde gün batımını anlatacak kelimelerim yok benim. Evimde koltuğumda oturur gibi olması gerekirken çölde uzanmış yıldızlara bakarım belki de en sıradan gecelerimde artık. Küçücük kaldım, minnacık... Çöl büyüdü, gök yüzü büyüdü ben küçücük kaldım... Kum taneleri kadar küçüldüm, sonra da çöle karıştım.






Taki sabah gün ışıyana kadar...

Size geceki eğlencemiz, yolcukluk detayları ya da onu yapın şuna bakın demeyeceğim, kendi çölünüzde kendi hikayenizi yaşayın ve sakın anlatmayın...

Herkesin çölü önyargısız, beklentisiz ve kendi gibi geçmesine izin verin...

Bunları mutlaka yapın,

  • Gece hava soğuduğunda elinizi kumların altına sokup, elinizi yakacak kadar sıcak kalan kumları ayaklarınıza dökün...
  • Kumlara yatıp yıldızları izlerken çölün sesini dinleyin...
  • Sabah deve sütüyle kahve için...
  • Güneşin doğuşunu izlemek için erkenden kalkın...


5.Gün /22 Eylül 2012

Çölde muhteşem bir sabaha uyanıp güneşin doğuşunu izledikten sonra, deve sütüyle yapılmış kahveyle ayılmaya çalıştım. Bir gece önceki alkol vs. ve çölün kafası hala geçmemişti. Gün doğumunu en son ne izlediğimi düşündüğümde hatırlayamamak ise melankolimi körükledi desem yeridir. Son kez cadırlarımıza bakıp çöle ve yer yüzüne teşekkür ettikten sonra geri dönüş yolculuğu başlamıştı.



Kamptaki arkadaşlarımla kaynaşmanın verdiği bir enerjiyle şarkılar söyleyerek atlas dağlarını arşınlamaya başladık. Hedef belliydi, önce marakeşe ulaşmak oradan otobüs garına gidip Essaouira ya geçmek. Son otobüs 8 de olduğu için en geç 6 gibi şehirde olmayı istiyordum. Tam da öyle oldu. Sabah 8 de başlayan yolculuk akşam 6 da marakeşte son buldu. Doğru otobüs terminaline. Gar, hemen tren istasyonunun arka tarafında ve saat başı otobüs ile essaouira ya 3 saatte varabiliyorsunuz. 7 deki otobüse binip 9 da minik sahil kasabasına ulaşmayı başardım. Çok güzel bir riada yerlekştikten sonra çölün ve yolun yorgunluğu ile erkenden uyuya kaldım.

Bu arada odaya uyumaya çıkmadan önce lobide wi-fe bulmanın heyecanıyla biraz internette dolaşırken, bellboy olarak çalışan küçük çocuğun bilgisayarda birşeyler izlediğini fark ettim. O kadar ilgili ve dikkatli bakıyordu ki ne izlediğini merak etmekten kendimi alamadım. Yanına gidip iyi akşamlar derken bir yandan da bu kadar dikkatli ne izlediğini sordum. Youtube dan İspanyolca Nasıl Öğrenilir adlı bir video açmış. Fransızca ve ingilizcesi olduğunu ama ispanyolca öğrenmek için geceleri bilgisayar boşalınca kendi kendine çalıştığını söyledi. Azmine hayran kalmamak imkansız. 16 yaşından fazla olmayan bu küçük çocuğun öğrenme istegi ve seçtiği yolu sadece takdir ediyorum.



Essaouira (Suera olarak okunuyor) hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Burada birçok sanatçıyla karşılaşabilirsiniz. Ressam, yazar, müzisyen... İlham almak ve üretmek için ideal bir atmosferi var. Zaten Bob Marley ve Jimi Hendriks in zamanında fazlasıyla uğradığı yerlerden biri olarak ün yapmış. Alış veriş için marakeşten daha ucuz. Harika deniz ürünlerini çok uygun fiyata yiyebiliyorsunuz. Dinlenmek ve marakeşin çılgın kalabalığından kaçmak için ideal bir yer.

6.Gün / 23 Eylül 2012

Okyanus kokusuyla bir sabaha uyanmak... fransız usulu kahvaltı ve ardında doğru kaleye... Sisler içinde ki balıkçı teknelerini izlemek, dalgaların kayalar ile olan kavgasını dinlemek...Bu kasabada sabah başka güzel. Sonra çarşıyı, sanat galerilerini gezebilirsiniz. Öğlen hemen limanın yanındaki balıkçılarda 3 kilo balığı mideye indirebilirsiniz ama öğleden sonra ve gün batımı için mutlaka plajda olun.

Sonu görünmeyen uzun kumsalda saatlerce yürüyün. Hatta gözlerinizi kapatığ öyle yürüyün... Sonra ıslanmak pahasına kumlara oturun. Dalgalar ayaklarınızı gıdıklasın... Sonsuz maviliğe dalın.

İsterseniz kendinizi dalgalara bırakıp yüzün, eğer biliyorsanız sörf tahtası kiralayıp sörf yapın...

Ama bu kumsalda günü batırmadan çarşıya dönmeyin.




7.Gün / 24 Eylül 2012

Casablanca ya dönmek için erken uyanılan bir sabah. Buradan Casablanca ya dönmenin en ideal yolu, önce otobüsle marakeşe gitmek oradanda trenle casa voyage da inip şehre karışmak. Ama işte türk aklı, sahil yolu direkt Kasablanka'ya çıkar, buradanda kesin otobüs vardır düşüncesiyle gara gidip otobüs bileti almayı kardan saydım. Verilmiş kötü bir karardı kabul ediyorum.

Bütün sahil boyunca sürekli durmasının yanı sıra, otobüsün 1950 li yıllara ait olması ve koltuklarının kırık olması yanında bonustu. 10 saate yakın süren normalde arabayla 4 saatlik mesafe, bütün fasın köylerini sahil kasabalarını ve yerli insanlarını görmeme neden oldu. Yol hikayeleri bitmez tabi... Hele de 10 saat sürüyorsa... Ama siz beni dinleyin fazladan bu maceraya gerek yok deyip Kazablankaya trenle gidin. Bu yolculuk beni o kadar yormuş ki daha fazla hakkında yazmak bile istemedim.

Kazablankaya vardığımızda yine el yordamıyla bir otel ayarlayıp valizlerden kurtulur kurtulmaz, sokaklardan dolanmaca başladı. Fasın yeni kuşağından bir gence, Kazablancanın hareketli bir caddesi olup olmadığını sordum... Aslında bizim İstiklal Caddesi tadında bir yer arıyordum. Yemek yemek biraz içki içmek ve belki canlı müzik. Bu soruyu sorduğum kızın adı "meryem" di. Üniversitede ingilizce öğretmenliği okuyor ve türk dizilerini deli gibi izliyordu. Bulunduğumuz yerde öyle bir cadde olmadığını ama dolmuşla 10 dakikalık mesafede çok güzel biryeden bahsetti. Hatta oraya gittiğini ve benide götürebileceğini...

Haydi bakalım dedim içimden, yine birinin peşine takılmış gidiyordum. Ben İstiklal gibi bir yer beklerken biz Bebek sahili gibi bir yere geldik. Burası kazablancanın bağdat caddesi gibi bir yerdi. Lüks arabalar, uluslararası fastfoodlar... Okyanusa kıyısı olan Villalar... En güzel tarafıda Meryem her yeri gezdirip, geceyi bizimle geçirdi... Benim bir kadeh alkol içme damarıma çözüm bulmak için bin tane yere  girip çıktık. İlginç olan şu ki, pub lar cluplar vs... saat 22:00 dan önce alkol satmıyorlar, yasalar gereği...
O yüzden kahve, yemek vs ile oyalandıktan sonra en son bir pub bozması bir yerde bira içebileceğimizi söylediler... Saat 21:30 suları.. Görüntü itibari ile cadde deki "benzin" cafe ye benzeyen bu yer aslında bir pavyon çıktı... Faslı ortayaşı geçkin adamların kucaklarında ki hatunları izlerken "casablanca" birasını yudumlamak epey ilginçti...

İşte plansız olmanın en güzel tarafıda bu oluyor. Asla beklemediğiniz şeyler sizi buluyor.

Neyse biraz daha dolanıp otele dönmek ve sabah erkenden Hassan II Camini ziyaret etmek üzere hazırlık yapmak gerekti.


8.Gün / 25 Eylül 2012

İşte muhteşem cami... Hasan II... Mutlaka görün. Başka birşey demiyorum.
Son alış verişleri yaptıktan sonra hava limanına doğru yola çıkmak için taksiye binmek zorundaydım. Çünkü trenle gidecek zaman kalmamıştı. Ama normalde havalimanın içine kadar giden tren hattını Casa Voyage İstasyonuna giderek kullanabilirsiniz. İyi ki de vaktim kalmamış... Günün süprizi olan "Limuzin" ile asla keşismezdi yolum.

Havalimanına limuzin ile olan keyifli bir yolculuk ile Fas'ı bitirmiştim...

Şimdi eğer yola çıkacaksanız ve fas hakkında bilgi topluyorsanız;

  • Fransızcanın yanı sıra ingilizce de konuşuyorlar, ürkmeyin...
  • Bahsedildiği kadar ucuz bir ülke değil günlük bütçenizi dikkatli kullanın...
  • Her yeri göreceğim diye koşturma içinde hırpalanmayın arada durup şehri yaşayın...
  • Tren yolculuğunu tercih etmeye çalışın...
  • Her seferinde farklı bir yerde yemek yemeğe çalışın ve farklı yerlerde çay için...
  • Kralları hakkında kötü birşey söylemeyin, oldukça seviliyor, ters tepki alabilirsiniz... Ben faslı kız "meryem" e krallının yakışıklı olmadığını hatta şişman olduğunu söylediğimde oldukça ciddi bir tepki aldım, toparlamak kolay olmadı :)
  • Fazla kıyafet almayın, rahat yürüyebileceğiniz bir ayakkabı seçin, çöle gidecekseniz bir swetshirt akşam ayazı için gerekebilir...
  • Sigara kullanıyorsanız dutyfreeden yanınıza karton alın, ülkede sigara var ama her yerde bulmak kolay değil..
  • Ve herşeyden önemlisi yaşadığınız anın sadece o ana ait olduğunu unutmayın... Ne arkanızda bıraktıklarınıza ne de döndüğünüzde sizi bekleyecek olan şeylere kafa yormayın...
  • İyi yolculuklar...
  • Ekstra sormak istedikleriniz için burcakuzen@hotmail.com a mail atabilirsiniz.


 

Neden Bu Blog

Merhaba Yolcu,

Uzak doğu öğretilerinden biri derki "İnsan bilmediği diyarlara uzun bir yolculuğa çıktığında aslında kendine dair bir yoldan gidermiş. Bu yolda fazlalıklarını bırakıp eksiklerini toplarmış". Bu öğretiye inananlardan biri olduğum için yaptığım her yolculukta kendime biraz daha yaklaşırım. Bu yüzden herkes aynı yere gider ama farklı şeyler görür diye düşünürüm. Benim size anlatacağım bütün yolculuk hikayeleri bir rehber niteliği olmaktan çok kendi gördüklerim ve yaşadıklarım üzerinden olacaktır. Her yolcu yeni yol, her yeni yol ise yeni maceralara çıkar. 

Yine de yola çıkmadan okuyun derim, belki de sizin için gizli notlar bırakmışımdır gittiğim yerlere... Bazen insan yolunu kaybeder ve bir işaret arar, işte o işaretlerden biri de neden ben olmayayım...

İyi seyirler.