20 Aralık 2012 Perşembe

Oliver Stone ve Perde

Dünyada ki güç dengelerinin kapı aralıklarından bakan, haylaz bir adam Oliver Stone. Bazı insanların başarı grafikleri yavaşça havalan bir uçak gibiyken (!) bazılarının da kalp atışlarını gösteren  hayat makineleri grafikleri gibidir...




 






İşte Stone böyle bir adam. Platoon gibi bir iş yapıp şuan Savages ile yerle bir oluşunu görmek içler acısı. Peki şimdiye kadar yaptıkları bunu telafi eder mi? Bence eder... Hayatta herkese sıradan olmak ya da kötü iş çıkarmak için izin vermek gerek...

Bu ihtiyar delikanlıya haylaz demiştim, çünkü sinemasında ki tutumu ve ruhu, kamerasıyla olan flörtik halleri oldukça girift. 

Stone, vietnam savaşında bizzat bulunmuş iki kere de ağır yaralanmıştır. Zaten, Platoon, Doğum günü 4 Temmuz ve Cennet ile Yeryüzünde savaşa dair bütün duygu ve düşüncelerini beyaz perdeye aktarmaktan geri durmamıştır. Fakat bir yandan "Scarface" ve "Evita" gibi projelerinde senaristliğini yapmıştır. 

Sonra Amerikan sistemine kafayı takıp, önce başkanlarını (Nixon) sonra da suikastlerini (JFK) kendi gözünden irdelemekten çekinmemiştir. Bununla da kalmayıp kafayı paranın yolculuğuna takmış "Wallstreet" i çekmiştir. 




Biz ise onu Gece Yarısı Ekspresi ile uzun yıllar kara listede tutmuşuz. Ama filmleri bütün salonlarda yerini almış ve gişesi pazardaki paydan hakkına düşeni cebe indirmiştir. 

Birde tarantino ile olan "Naturel Born Killers" var ki üzerine bol miktarda konuşabiliriz...

Bu adam, kafasını zaman zaman bir şeylere takıyor bunu toplumsal sorunlardan çıkarıp bireylerin hikayesine indirgiyor sonra da hollywood klişilerini ustaca filmlerinin içine yerleştirmeyi başarıyor.

Peki bütün bunlar nasıl bir sistemde işliyor? Amerika, sinemasının güçlü bir silaha dönüşmesini nasıl başarıyor? Sanırım bütçeler yapılırken savunma sanayi kendi payının bir kısmını sinemaya aktarma konusunda oldukça kararlı (?). Şimdi Oliver'ın da komplocu yönetmenlerden sayıldığı o dünyaya ciddi bir bakıl atalım ve neler dönmüş bir görelim...





Komplo Filmlerine yüzeysel bakış...

Komplo filmleri her zaman izleyicinin ilgisini çekmeyi başarmıştır. Bu yüzden ekonomik beklentiler üzerine kurulan hollywood sineması bunu sonuna kadar sömürmüştür. Öncelikle “komplo teorisi” nin kavramsal tanımına bakalım:

Komplo teorisi, kamuoyu tarafından belli bir şekilde algılanmış herhangi bir olay hakkında geliştirilmiş, kamuoyundan saklandığı iddia edilen bilgilerle, gizli bilgilere veya olayın arkasındaki görünmeyen güçlerle ilişkilendirilen alternatif açıklamalara verilen addır. Bazı kişiler komplo teorileri üreten kişileri paranoyak, ilgi çekmeye uğraşan ya da yanlış yönlendirmelerle toplumu yanıltarak bundan politik, ekonomik (ya da medyatik) çıkar sağlamaya çalışan kişiler olarak görür ve iddiaları gülünç ve önemsiz kabul ederler. Öte yandan bu tip iddialar popüler kültür alanında her zaman kendisine yer bulabilmiş, ilgi çekmeyi başarabilmiştir.
Bilimadamlarına göre komplo iddialarına yatkın toplumlar uzun süreli politik, ekonomik veya ahlaki çöküntü yaşayan veya kendilerine karşı önemli bir tehdit yöneldiğini düşünen insanlardır. Öte yandan, İngiliz sosyolog Mark Fenster'a göre belgelendirilebilen pek çok komplo teorisinin fos çıkması, bunların hepten önemsiz olmaları anlamına gelmiyor. Fenster, bu teorilerin ortaya koyduğu gerçeğin, toplumda varolan sisteme karşı genel güvensizlik ve özellikle herşeyin yüzeyde şeffaf ve özgür gözüktüğü demokratik sistemlerde aslında alttan alta süregiden başka mekanizmaların varolduğuna dair inançtır.

Sinemasal anlamda ise bunu en büyük yansımaları Amerikan toplumunda gözlenmektedir.  Çünkü yetmişli yıllarda yapılan birçok film politik sorunlara ışık tutmaktadır.  Bunun nedeninin kısmen, liberalizmin yetmişli yılların ortalarında yeşermesine katkıda bulunduğu popülist beklentileri karşılamaktaki başarısızlığında aranması gerekmektedir. Bu tür filmlerde, CIA ve Amerikan Hükümetlerinin güvenirliliği sorgulanmaktadır.  Bir güven krizi yaşandığının alarmını çalan kamuoyu, büyük çaplı kurumsal değişimlere karşı da benzer bir güvensizlik oluşmuştu. ( Wallstreet)




Dönemin ilk komplo filmlerinden olan Executive Action (1973), altmış başlarının Demokrat Başkanı John Kennedy’ye yönelik sağ kanat bir suikast planını anlatır. Filmde öne sürülen, Kennedy’nin fazla liberal olduğundan dolayı öldürüldüğüdür. Suikastı düzenleyen muhafazakarlar, Kennedy’nin petrol tüketme istihkaklarını düşüreceğinden, Sovyetler’le barış yapacağından, Vietnam’daki savaşı sona erdireceğinden ve yurttaşlık hakları hareketlerinin güçlenmesine izin vereceğinden korkmaktadır. Başlangıçta nüfuslu bir petrolcü komploya katılmayı reddeder, fakat Kennedy’nin liberal görüşler içeren konuşmalarından kesitler izleyince o da ikna olur.
Film Kennedy suikastı etrafında yetmişli yılların başlarında olgunlaşan popüler söylemi başarıyla aktarmasına karşın, sol liberal komplo filmleri türünün genel geçer bir sorununu göz önüne serer. Bir komplo filminin öncülü izleyicide önceden mevcut olan bir onaylamanın varlığına dayanır; buna türsel bir onaylamada denebilir, çünkü izleyicinin western benzeri şablon film türlerine getirmesi beklenen inanma ön eğilimini andırır. Gizli suikast hilesi, Birleşik Devletlerde iktidarın gerçek bir yönünü dramatize etmesi açısından toplumsal eleştirel özellikler taşır. İktidar, kendisini demokratik katılımdan, popülist katılım eşitliği kurallarından ya da dürüstlükten kopuk, bayağı bir güç sahipliği olarak sergilememek zorundadır.  Amerikan yaşamının popülist mizacı iktidardakileri sanki iktidarda değilmişler, sanki yalnızca halkı ve onların çıkarlarını temsil ediyormuş gibi davranmaya zorlar. Komplo filmi ise, sistemin üzerini örttüğü gerçek iktidar yapılarını kişisel düzleme indirgenmiş bir gizli entrika hikayesine dönüştürmek durumundadır. Burada söz konusu edilen entrikanın belirli bir sınıf ya da iktidarın lehine çalıştığını kanıtlamak mümkünse de bu stratejinin nihai başarısı popülist imgelemin dünyada ki kötülükleri kişisel boyutta algılayan ve iktidarın sistemik özelliğini kavramaktan aciz paranoyak tarafını yakalamasında yatar.



Executive Action’da şifrelenmiş olan güvensizlik söylemi Alan Pakula’nın Kennedy’ninkine benzer politik suikastları kurgusal olarak ele alan The Parallax View (1974) filminde ve en önemli watergate filmlerinden biri olan Başkanın Adamlarında (1976) daha da genişletilir. Bu iki film, Klute (1976) ile birlikte “paranoyak üçleme” olarak anılan bir grup oluştururlar.

1975-76 arasında, watergate duruşmaları ve ifşaatlarının, Rocfefeller Komisyonunun, Church ve Pike kongre soruşturmalarının ve CIA yolsuzluklarının popüler, kültürel söyleme sızmaya başladığı bir dönemde, Hollywood ilk defa CIA’yı eleştirel düzlemde ele almıştır.

Komplo Filmlerine birkaç örnek vermek gerekirse;


Three Days of the Condor/ Akbabanın Üç Günü

Komplo teorileri denince akla ilk olarak 60'lı ve 70'li yıllar geliyor çünkü Amerikan tarihine geçen Kennedy suikasti, Vietnam Savaşı, Watergate skandalı gibi olaylar bu dönemde yaşandı. Ve sinema tarihinin en iyi siyasi gerilimlerinden birçoğu bu dönemde çekildi. Three Days of the Condor/ Akbabanın Üç Günü de bu dönemde çekilen başyapıtlardan biri.


Network/ Şebeke

70'lerin paranoya ortamından bir gerilim başyapıtı daha... Faye Dunaway'ın başrolünde olduğu 'Şebeke' hala güncelliğini koruyor.

No Way Out/ Çıkış Yok

Kevin Costner'ın en iyi filmleri arasında yer alan 'Çıkış Yok' usta işi finaliyle ve gerilim dolu kovalamacalarıyla hatırlanıyor.

All The President's Men/ Başkanın Tüm Adamları 

Bürokratik yozlaşmanın, başkan Nixon döneminde patlak veren yüzü olan 'Watergate' skandalını inceleyen iki gazeteci, kısa sürede kendilerini müthiş bir komplolar zincirinin içinde bulurlar. 70'lerin en sağlam gerilimlerinden 'Başkanın Tüm Adamları'nda başrolde Robert Redford ve Dustin Hoffman var. 



Böyle bir dünyanın içinde ise Oliver Stone'un bu yönünü görmek isterseniz kesinle JFK'yi izlerin derim.

Fakat stone sinemasıyla tanışmak isteyenlere önerim şu sıralamayla olacaktır;

1) Platoon
2) Naturel Born Killers
3) Heaven & Earth
4) Nixon
5) JFK

Bütün bunların yanı sıra Belgeselci tarafı ise göz ardı edilemez. Şuan konuşulmayan tarih üzerine bütün Amerikayı ayağa kaldıracak bir TV projesi üzerinde çalışıyor. İnsan kendine şunu sormaktan alı koyamıyor? Bu kadar bireysel eleştiri yapan bir ülke, samimiyeti konusunda ne kadar tatmin edici olabilir (!) Sistem, eksiklerini ve hatalarını göstererek aklanır mı?



Bir de şu var, oliver'ın yaptığını ben yapsam, mesela ağaoğlu ve iktadırın ortaklaşa paraları paylaşıp nasıl ağaç kestiklerini anlatan bir film yapsam.... komplo teorisi bu ya, film gereği işte... Bunun içinde kültür bakanlığından destek istesem... çok eğlenmez miyiz? 

Benim eğlence anlayışım tartışılır ama birileri hayal ediyor ve yapıyor :)

Geyiği bırakıp kavramsal olarak stone için bir sinema manifestosu oluştursak şunları söylerdim:

1.      Masumiyetin kaybı ve geçmişe özlem

Amerika Birleşik Devletleri saflığını ve masumiyetini kaybetmiştir. Yaklaşık 200 yıl önce çok değerli insanlar tarafından, saygı duyulası prensipler üzerine inşa edilmiş olmakla birlikte, Amerikan devleti köklerinde yatan o prensiplerden artık tümüyle uzaklaşmış durumdadır.
Merhametin yerini acımasızlık, cesaretin yerini gözü karalık, erdemin yerini ahlaksızlık, diğer gamlığın yerini bencillik, dürüstlüğün yerini para ve güç avcılığı, yani çıkarcılık almıştır.
Bu değişiklik yaşamın her alanında kendini göstermektedir.
2.      John Fitzgerald Kennedy

Amerikan tarihinin bu talihsiz dönüşümünün tetikleyicilerinden biri soğuk savaşsa, diğeri Başkan Kennedy suikastıdır. Kennedy, 20. yüzyılın ortalarındaki kırılmayı geriye döndürebilecek ve insan haklarından dış politikaya kadar bir dizi alanda çok önemli reformları hayata geçirebilecek isimdi. Fakat yaptıkları ve daha önemlisi yapmak istedikleri, düzeni muhafaza etmek isteyen “derin devlet”in tepkisini çekti ve Kennedy ortadan kaldırıldı. Böylelikle Amerika’nın eski saflığını ve masumiyetini kazanma ihtimali de ortadan kaldırıldı.
Ondan sonra başkanlık koltuğuna, Kennedy suikastında parmağı olan Johnson, sorunlu Nixon ve kifayetsiz Carter geldi. Takvim 1980’leri gösterip sıra Reagan’a geldiğinde iş işten geçmişti.
3.      Vietnam

Amerika’nın masumiyetini yitirmesinin tarihteki en görkemli (ve ilk) örneklerinden biri Vietnam Savaşı’dır. Haksız, hatta zaman zaman uydurma gerekçeler; toplumun manipülasyonu; savaş adına yaşlı ve çocuk ayırt etmeden sayısız sivilin öldürülmesi, kadınlara tecavüz edilmesi; binlerce Amerikan gencinin bu savaşa gönderilerek ölüm, sakatlık veya Vietnam sendromu seçenekleriyle karşı karşıya bırakılması… Bize günümüzden aşina gelen bu görüntüler ilk olarak Vietnam topraklarında ortaya çıkmıştır.
4.      Mücadele

Amerikan devleti, meclisi, polisi, gizli örgütleri ve bu kurumların uzandığı ve şekillendirdiği medyayla, dev bir örgüte, neredeyse otomatik olarak işleyen bir makineye dönüşmüştür? Tek derdi, sahip olduğu gücü korumak ve genişletmektir.
Bu örgüte ve onun dayattığı düzene karşı çıkmak bireylerin görevidir. Kazanmanın hayal, kaybetmenin ise ciddi bir olasılık göründüğü bu mücadeleye girmekten her şeye rağmen kaçınmamak gerekir.

YAŞAM

 

The Hand-El

 

“Ben eski kafalı bir kızım. Yatakta sevişmeyi severim.”

Çizgi romancı Jonathan Lansdale (Michael Caine) hayal gücü geniş bir adam. Mesleğini, bu özelliğine borçlu. Ama herhalde o bile, bir süre önce trafik kazasında kopan elinin, son günlerde işlenen çeşitli cinayetlerin sanığı olacağını hayal edemezdi.

Lansdale’in kazada elini kaybetmesi, eşiyle arasının iyiden iyiye bozulmasına ve çok sevdiği “Mandro” isimli serinin çizerliği görevinden kovulmasına neden olmuştu. Geçimini sağlamak için öğretmenlik yapmaya başlayan Lansdale’le bağlantılı kişilerin birbiri ardına ölmesi, o günlere rastladı. Önce aralarında gizli bir ilişki olduğu iddia edilen güzel öğrencisi Stella Roche (Annie McEnroe), ardından aynı okulun öğretmenlerinden Brian Ferguson (Bruce McGill) hunharca öldürülünce gözler Lansdale’e çevrildi.
Polis tarafından yapılan açıklamada, Lansdale’in, cinayetlerin suçunu elinin üzerine attığı kaydediliyor. Ancak zanlının kafasının “karışık” olduğu da ekleniyor.
Suçlu Lansdale mi, yoksa eli mi? Bu sorunun cevabını çok yakında öğreneceğiz.
Belki de hiç öğrenemeyiz.

DIŞ HABERLER

 

Salvador

 

“Gerçeğe yaklaşmak zorundasın. Ama gerçeğe çok yaklaşırsan ölürsün.”

Richard Boyle (James Woods) bir gazeteci. Richard’a “kötü bir insan” demek kolay değil. Hatta tanısanız belki onu sevebilir, “bir akşam bir yerlerde iki kadeh rakı içip muhabbet etsek” diye düşünebilirsiniz. Ama doğruya doğru: Bencil, kaba ve küfürbaz bir heriftir. Daha doğrusu, herifti. Ta ki Salvador’a gidene kadar.
Richard, Salvador’da savaşı, ölümü ve merhametsizliği gördü. Karşısındaki tutsakları gözünü kırpmadan tek kurşunla öldüren kadını gördü. Cesetlerle kaplı tepecikleri gördü. Ama ona en az bunlar kadar acı veren bir şey daha vardı: Ülkesinin bu savaştaki rolü.
Savaşın dışında kalmayı ya da haklının yanında olmayı değil, meşhur “Amerikan ideallarini” savunmayı da değil, sadece çıkarlarını korumayı tercih eden bir Amerikan dış politikasıyla karşılaştı Richard. Konsolosluklardaki süslü partilere kendine özgü vurdumduymazlığıyla daldı, CIA’cilerle tartışırken lafını sakınmadı, insan haklarından dem vurdu. Yazık ki buruk bir gülümsemeyle karşılandı ve zamanın insan haklarının değil, paranın ve gücün zamanı olduğu kendisine alaycı bir nezaketle hatırlatıldı.
Richard’ın dünyaya ve ülkesine ilişkin derin bir hayal kırıklığı duyması kaçınılmazdı. Yine de kendince mücadele etti. Sonuçta bunları değiştirmeye gücü yetmediyse de kendisinin değiştiğini fark etti. O bencil, kaba ve küfürbaz herif gitti; yerine, sevdiği kadını kurtarmak için canını ortaya koyan ve gereğinde acı çekmekten gocunmayan bir adam geldi.
İçki içmek, birkaç kadınla yatmak ve sıkı bir fotoğraf çekmek için Salvador’a gitmişti, Salvador’da yeni bir Richard buldu.

SPOR

 

Any Given Sunday-Kazanma Hırsı

 

“Biz bu takımda o bir ‘inch’ için savaşırız.”

Son derece acımasız eğitimlerden geçirilerek birer savaş makinesinedönüştürülmüş adamlardan kurulu iki düşman ekip; ekiplerine yön ve taktik veren birer kumandan; bir tarafın galibiyetiyle sonuçlanacak amansız bir mücadele…
Vietnam Savaşı’ndan değil, bir Amerikan futbolu maçından söz ediyoruz. Eskiden, yani sporun araç değil amaç, paranın hedef değil sonuç ve galibiyetin ego tatmini değil onur belgesi olduğu günlerde, yukarda yaptığımız benzetmelerin tümünü abartı sayabilirdiniz. Oysa genelde profesyonel spor dallarının, özelde de Amerikan futbolunun bugün geldiği noktada gerçekleri dile getirmiş oluyoruz. Yolumuz yine aynı yere çıkmıyor mu? Eskinin güzelliği yok oluyor, yerini sığ ve açgözlü bir “yeni” alıyor.
Miami Sharks takımı bunun en güzel örneği… Bir yanda futbolu son derece saf duygularla seven ve fakat devirlerini tamamlayan teknik direktör Tony D’Amato (Al Pacino) ve emektar yıldız Jack Rooney (Dennis Quaid)… Diğer yanda hırslı, paragöz ve Makyavelist patroniçe Christina Pagniacci (Cameron Diaz) ve yükselen genç yıldız Willie Beamen (Jamie Foxx)… Yine bir yanda para, güç, çıkar, bireycilik, ahlaksızlık, merhametsizlik; diğer yanda dürüstlük, erdem, takım ruhu. Çağdaş Amerika’nın klasik ikilemi.
Her şeye rağmen, Jack’in Willie’nin “cehalet”ini anlayıp onu bağışlayabileceğine ve Willie’nin Jack’e saygı duyabileceğine inanmak istiyoruz. Galiba bu kadar yalanın ve karanlığın ortasında biraz umuda ihtiyacımız var.

ÖZEL DOSYA: VİETNAM

 

Platoon-Müfreze

 


Chris (Charlie Sheen) gibi genç ve masum bir adam nasıl olur da insana,Salvador’a giden gazeteci Richard Boyle’u hatırlatır?
Herhalde bu çağrışımın iki sebebi var. Bir kere, ikisi de zamanla “dünya hali”ne dair yeni fikirler ediniyor ve bu fikirler doğrultusunda kendi kavgalarını veriyor. İkincisi, bu değişim ve kavgalarının mekanlarının, Amerika’nın müdahale ettiği yabancı ülkeler olması.
Chris gönüllü olarak, “vatani görev” diye düşündüğü için bizzat eline silah aldı ve ülkesi adına savaştı. Sorun şu ki, “Bu savaş niye yapılıyor?”, “Kimler savaşıyor?”, “Asıl amaç ne?” gibi soruların cevapları, sandığından çok daha karmaşık ve belirsizdi.
Chris’in bu gerçeği anlaması zor olmadı. Katıldığı müfrezedeki komutanları, sırasıyla iyi ve kötünün cisimleşmiş halleri gibi duran Çavuş Elias (Willem Dafoe) ve Çavuş Barnes (Tom Berenger), Chris’e savaşta bile iki ayrı seçeneğin var olabileceğini gösterdiler. Elias o korkunç şartlar altında belli bir ahlaki duruşun sergilenebileceğine inanıyordu; halbuki Barnes’a kalırsa, karşı saftaki ulusun tüm mensupları ince eleyip sık dokunmadan öldürülmeliydi.
Siz yine de birbirlerinden bu kadar keskin çizgilerle ayrılmalarına aldanmayın. Elias’ın gerçeklerle başa çıkamadığı için ilaçlara, uyuşturuculara başvuran bir adam olduğunu ve savaşın aslında Barnes’ın “gerçekçi” tarifine daha uygun bir ortam olduğunu da aklınızdan çıkarmayın.
Kaldı ki bu adamlar sonuçta aynı sonu paylaştılar ve öldüler. Kaderin cilvesine bakın, ölümlerinin sorumlusu düşmanları değil, kendi arkadaşlarıydı. Sadeleştirirsek: Düşman kendileriydi.
Olan Chris’e oldu. Yani, koca bir nesile.
.

Born On The Fourth Of July-Doğum Günü 4 Temmuz

 

“Her şeyin bir anlam taşıdığı günleri hatırlıyor musun? Hani güvenecek bir şeylerimiz vardı. Hani henüz kaybolup gitmemiştik.”

Chris’in hikayesini, “müfreze”sini bırakıp helikoptere bindiği ve gökyüzünden Vietnam’ı seyrettiği yerde bırakmıştık. Ron Kovic’in (Tom Cruise) hikayesi oradan başlıyor denebilir. Belki de Ron, Chris’in geleceğidir.
Neden olmasın? Geçmişleri çok benziyor. Ron da tıpkı Chris gibi vatanı için savaşmak ve “çekik gözlü komünistleri” tepelemek için askere gönüllü yazıldı. Vatanı için savaştığı söylenebilir ama komünistleri tepelemek yerine önce yanlışlıkla bir arkadaşını öldürdü, sonra da göğsünden yediği bir kurşunla sakat kaldı.
Ülkesine döndüğünde onu ikinci bir şok bekliyordu: Savaş karşıtları. Ron’a savaştığı için teşekkür etmek şöyle dursun, ondan nefret ediyorlardı.
Ron gün gelip onların arasına katılacağını, amansız bir savaş karşıtına dönüşeceğini tahmin edebilir miydi? Uğruna savaştığı değerlerin, onu cepheye sürmek için uydurulmuş safsatalar olduğunu inanacağını hesaplayabilir miydi? Tekerlekli sandalyedeki halinin birilerini, “eksiksiz” halinden daha fazla ürküteceğini?
Onun kaybettiği masumiyeti değil çocukluğuydu.
İyi oldu. Ron, Vietnam’da büyüdü.

Heaven and Earth-Cennet ve Yeryüzü

 

“Cennetle yeryüzü arasında sıkışıp kalmak benim kaderim.”

Ülkesi Vietnam’da işkence gören, tecavüze uğrayan, fahişelik yapan ve bu sırada bir Amerikan askeri olan Steve Butler’la (Tommy Lee Jones) evlenerek Amerika’ya yerleşen Thi Le’nin (Le Ly Hiep) hikayesi, trajik başlangıcı ve görkemli finaliyle insanın bütün duygularını harekete geçirebilecek bir öykü.
Peki bu öyküyü bir de “Öyküdeki Adam=Amerika” ve “Öyküdeki Kadın=Vietnam” diye düşünerek özetlemeye ne dersiniz? Buyrun…
Adam kadına “sahip olmak” istedi. Adam kadını “kurtarmak” istedi.
Adam kadına sahip olarak onu kurtarabileceğini sandı, buna inanabilecek kadar ahmaktı. Yazık ki asıl kendisini kurtarması gerekiyordu.
Çünkü birkaç saniye içinde dünyanın en nazik ve masum adamından dünyanın en acımasız ve zalim adamına dönüşebiliyordu.
Mükemmel olmadığını biliyor ama sorunun ne olduğunu bir türlü çözemiyordu. Sorunun üzerine gitmektense, sorundan kaçmayı tercih ediyordu.
Sonunu kendi hazırladı. Öldü.
Adamın ölümü kadının yararına oldu. Adam öldükten sonra kadın canlandı, kendini buldu,

 

 

 

EKONOMİ

 

Wall Street-Borsa

 

“Hırs iyidir. Hırs güzeldir. Hırs işe yarar.”

Vatanını savunmak için orduya yazılıp Vietnam’a giden, orada bir “müfreze”yekatılan ve sonra bildiği her şeyin yalan olduğunu anlayan Chris’in hikayesini “Önce masumiyet öldü” başlıklı haberimizde anlatmıştık. Bud Fox’ın (Charlie Sheen) hikayesiyle onunki arasında müthiş benzerlikler var.
İkisi de saf ve temiz çocuklar. İkisi de bir ideal uğruna varlarını yoklarını ortaya koyuyor, yepyeni bir yola koyuluyorlar. Gerçi Bud, Vietnam’a değil borsaya gidiyor ama borsa dediğiniz de başka bir “cangıl”, başka bir savaş.
Benzerlikler burada bitmiyor. Chris’in karşısında, peşinden gidebileceği bir iyi, bir de kötü duruyordu ya… Bud’ın da öyle.
Onun “kötü”sü Gordon Gekko. Gekko, tıpkı Chris’in çavuşu Barnes gibi, “Acıyacağımız kimse yok, utanacağımız bir şey yok” diyor. Ele geçiriyor, parçalıyor, yıkıyor. Yeter ki kazansın. Zamanın rüzgarıyla şişiriyor yelkenini. Bud’ın masumiyetini de elinden alıyor. Zaten Bud da vermeye hazır.
Ama Chris’in çavuş Elias’ı varsa, Bud’ın da babası Carl var. Gekko’yla gün ve gece kadar zıt. Gekko genç, Carl yaşlı. Gekko beyaz yakalı, Carl mavi yakalı. Gekko rantçı, Carl işçi. Gekko düzenin savunucusu, Carl isyankar. Gekko yeni Amerika, Carl eskisi.
Ama Bud’la Chris’in birbirlerinden bir farkı var ki, az buz fark değil: Chris gördüklerinden ötürü şaşkındı, fakat ne olursa olsun, hangi yolu seçeceğini biliyordu. Oysa Bud’ın kafası karışık. Masumiyetinin değerini anlaması için önce elinden düşürmesi ve kırması gerekiyor. Sonra parçaları toplaması ve yapıştırması gerekecek. Cahil çocuk…
Gekko’yla Carl arasındaki çelişkide, Bud’ın ruhunun ibresi Gekko’dan yana kaydı, çünkü birçok erkek çocuğun bir dönem başına geldiği gibi, kendi babasının daha güçsüz, “vizyonsuz” ve hatta akılsız olduğu düşüncesine kapıldı. Gekko’da öyle bir baba buldu ki, o kadar harçlığı hiçbir baba vermez! Ancak Bud bir tek şeyi atladı: Kanı babasından geliyordu. Ait olduğu yer

 

YAŞAM

 

Talk Radio-Sırdaş Radyo

 

“İnsanların sizi sevmesi kadar sıkıcı bir şey olamaz.”

Ünlü radyo programcısı Barry Champlain (Eric Bogosian) dün gece çılgın bir dinleyicisi tarafından öldürüldü.
Aşırı uçlar arasında salınmayı görev kabul eden bir zihni, dürüstlükte ve açıksözlülükte sınır tanımazken sinir bozmayı doğal karşılayan bir dili vardı. Bu özellikleri ona geniş bir dinleyici dinleyici kitlesi ve sayısız düşman kazandırmıştı.
Hal böyle olunca, tehditlerle ve tehlikeyle içiçe yaşaması kaçınılmazdı. Bir keresinde kendisine gönderilen bir kutuyu elinde tutarken, gönderici olduğunu iddia eden birisi telefonla programa bağlanmış ve kutuda bomba olduğunu söylemişti. Champlain ne telefonu kesti, ne yayını durdurdu, ne de polisi aradı. Canlı yayında kutuyu açtı.
Kutuda bomba yoktu. Patlama olmadı. Champlain ölmedi. Kimbilir belki de buna üzülmüştür, ne de olsa ölümü içten içe severek ve onunla flört ederek yaşadı. Nihayet sevdiği kadını dün gece tavladı.
Champlain’in ölümü, insanlığın tarihi boyunca gündemde olan birtakım soruları bir kez daha gündeme getiriyor: Düşünceye sınır konmalı mı? Kimilerini kızdıracak fikirler hiç dile getirilmemeli mi? Düşünce özgürlüğü başkalarını öfkelendirdiğiniz yerde biter mi?

 

 

ARAŞTIRMA

 

JFK

“Artık aynanın öbür yanındayız, beyler. Siyahlar beyaz oldu, beyazlar siyah.”

Amerikan başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963’te, Dallas’ta LeeHarvey Oswald tarafından öldürülmedi. CIA’in, FBI’ın, mafyanın ve askeri istihbaratın dahil olduğu bir komplonun parçası olarak, planlı bir şekilde, ikişer kişiden (bir tetikçi ve bir gözcü) oluşan üç ekip tarafından öldürüldü. Aksini gösteren sayısız kanıta rağmen, derin devlet ve onun maşalığını üstlenen Warren Komisyonu’nun raporu, bu suikasti milliyetçi bir meczubun işi olarak gösterdi ve gerçeklerin üzerini örttü.
Bu paragraf sizi şaşırttı, sarstı, öfkelendirdi ya da güldürdü mü? Kimilerinin “deli saçması” olarak kabul ettiği bu iddiaları, miş’li geçmiş zaman kullanmadan yazmamızı, “okuru yanıltmak” ya da “gücümüzü kötüye kullanmak” olarak mı nitelersiniz? Peki yıllardır bizi yanıltanlara ve ellerindeki gücü kötüye kullananlara ne diyeceksiniz?
Eğer bize çok görmezseniz, bir kez olsun onların yöntemlerini kullanmak istedik. Bir kez olsun habercilik etiğini bir kenara bırakmak ve tüm kalbimizle inandığımız, gerçek olduklarından şüphe duymadığımız bu olguları, “öne sürüldü”, “iddia edildi” klişelerine yaslanmadan haykırmak istedik. Çünkü demokrasinin Amerika için çok önemli olduğuna inanıyoruz. Dahası, Jim Garrison’a (Kevin Costner) bir borcumuz olduğunu ve bu borcu ödememiz gerektiğini düşünüyoruz.
New Orleans savcısı Garrison, ABD tarihinde Kennedy suikastine ilişkin dava açan tek savcı olma unvanını ne yazık ki koruyor. Kennedy’nin aracının bulunduğu konvoyun güzergahının son dakikada değiştiğinden Lee Harvey Oswald’la bağlantılı kişilerin şüpheli ölümlerine kadar birçok gerçeği gündeme getiren, gün yüzüne çıkaran veya kanıtlayan Garrison, kariyerini, sağlığını ve ailesini tehlikeye atma pahasına Kennedy suikastini yıllarca araştırdı.
Tarihimizdeki en meşum olaylardan birini aydınlatmaya uğraşan bu cesur savcı bugüne kadar “şöhret budalası”ndan “komplo teorisi mıknatısı”na kadar birçok suçlamayla karşılaştı. Doğrusu, çok değerli bilgiler içermesine ve birçoğu sonradan kanıtlanmasına karşın (örneğin CIA yıllar sonra Clay Shaw’un kendi adına çalıştığını kabul etti), bizim için önemli olan Garrison’ın söyledikleri değil yaptıkları. Tutkusu zaman zaman onu yanıltmış olabilir, fakat Garrison, bugün artık birçok kimsenin kabul ettiği bir inancı (“Kennedy bir komploya kurban gitti, bu suikast demokrasiye indirilmiş bir darbeydi”) ilk dile getirenlerden biriydi. Amerika’nın, kurulduğu günlerdeki gibi, “halkın iktidarı”na dayanan bir ülke olduğuna inanmak istiyordu. Kendisine sunulan sözde gerçeği yutmaktansa, “büyük gerçeğin” peşine düştü.

MÜZİK

 

The Doors

 

“Bir cinayet planlayalım ya da yeni bir din başlatalım.”

Çocuktu. Yoldaydı. Arabanın arkasında oturuyordu.
Yolun kenarında yaralı bir Kızılderili gördü. Çocuk aklının tuhaf düzeneği, bu görüntüyü belleğine sertçe kazıdı.
Jim Morrison (Val Kilmer) o görüntünün kendisini niye bu kadar çarptığını hiç anlamadı. Bir şeylerin avucundan kayıp gidişi? Onunla aynı toprakları paylaşan, fakat bambaşka bir kültüre, inanca ve dünya görüşüne sahip birilerinin varlığının yarattığı yeni bilinç? Basit bir acı, kalp kırıklığı?
Öyle çok soru soran bir adam da değildi herhalde. En azından konu kendisi olunca kurcalamayı değil yaşamayı tercih ediyordu.
Yoldaydı. Gidiyordu. Hızlanıyordu.
Ölümden korkmuyordu, ölümden büyüleniyordu. (Tıpkı radyocu Barry Champlain gibi.) Hayatını da buna göre yaşadı. Kendini yavaş yavaş yok etmeyi bir tercih, marifet ya da felaket olarak değil, bir yaşama biçimi olarak gördü. Şarkılarında da “son”ları daha güzel anlattı.
Öldüğünde hâlâ çocuktu (30’una gelmemişti). Nihayet yolun sonuna gelmişti.
Yolun kenarında Kızılderili’yi yine gördü mü, orası meçhul.

TARİHTE BUGÜN

 

Nixon

 

“Savaşı durduramazsın, değil mi? İstesen de durduramazsın. Savaşın sebebi sen değilsin çünkü. Sebebi sistem.”
“Yurttaş Kane” olarak da bilinen Charles Foster Kane’in ölmeden önce söylediği son söz “Rosebud”, bir gazetecinin onun yaşam öyküsünü didik didik etmesine yol açmıştı. Gazetecilik içgüdüsüyle çıkılan bu yolculuk, sır perdesinin aralanmasından çok, Kane’in dev bir bilmece olduğunun anlaşılmasıyla noktalanmıştı.
Nixon’ın bu anlamda Kane’e benzediğini söylemek yanlış olmaz. Dönemin Beyaz Saray yöneticisi Harry Robbins Haldeman’la yaptığı önemli bir konuşmanın 18.5 dakikalık bölümünün, kaydedildiği teyp bantlarından silinmiş olması da Nixon’ın hayatındaki büyük kara delik, yani onun Rosebud’ı.
Nixon’ın en önemli özelliği kendi sınıfsal ve toplumsal kökenlerinin aksine Amerika’nın doğu yakasının gözde üniversitelerinden mezun bürokratların ve Wall Street’teki çakal spekülatörlerinin oluşturduğu “gizli hükümet mekanizması”ndan (kendi deyişiyle “Canavar”) nefret etmesiydi. Fakat o mekanizmayı alt edebilecek ya da ehlileştirebilecek bir birikime ve güce sahip olmadığını da içten içe biliyordu (bu eksikler tüm hayatını özetliyordu zaten). Herhalde bu yüzden sözkonusu mekanizma onu asla dişli bir düşman olarak görmedi.
Tıkır tıkır işleyen “Canavar”ın ördüğü ve kendi güçsüzlüğünün genişlettiği bir örümcek ağına yakalandığını fark ettiğinde tek yapabildiği koltuğuna sımsıkı yapışmaktı. Watergate skandalı hem sonunu getirdi, hem hayatındaki kara deliği Amerikan başkanlık tarihindeki bir kara deliğe dönüştürdü, hem de dünya üzerindeki tüm politik skandallara isim babalığı yaptı.
Beyaz Saray’daki Kennedy resmine bakıp “Sana baktıklarında ne olmak istediklerini görüyorlar, bana baktıklarında ne olduklarını görüyor” dediğini hayal ediyoruz. Belki de Nixon’dan bu kadar nefret etmemizin sebebi, o yarı-kurnaz ve acınası yüzüne baktığımızda kendimizle yüzleşmemizdi.


GÜNDEM

 

Natural Born Killers-Katil Doğanlar

 

“Mickey ve Mallory doğruyla yanlış arasındaki farkı bilmiyor değiller. Sadece umursamıyorlar.”
 Kan görmek istemez misiniz?
  İstersiniz, istersiniz.
Silah ve kan, bu aralar piyasanın en iyi giden malları. Cayır cayır satılıyor, bildiğiniz gibi değil. Markette değil, televizyonda satılıyor. Eminiz siz de almak istersiniz.
Çok iyi mallar var elimizde. Mickey (Woody Harrelson) var, Mallory (Juliette Lewis) var.
İkisi de gençler, güzeller. Tam televizyonun istediği gibi.
Bir tek kusurları var: Şiddeti çok seviyorlar. Cinayet işliyorlar.
Adam öldürmelerinin belli bir neden yok. Nedensizce. Öylesine. Durup dururken. Canları istediği için öldürüyorlar.
Cinayetlerinin karşılıksız kalmasını da istemiyorlar üstelik. Karşılığında şöhret bekliyorlar. Kamerayı şahit yazıyorlar.
Ve bütün bir ülke ekran başına kilitleniyor.
Yandaki sehpada cips ve kola. Kınıyorlar, lanetliyorlar. Hayranlıklarını bu duyguların ardına gizliyorlar.
Kamera güya Mickey ve Mallory’nin cinayetlerini kaydediyor. Aslında biz ekran başında kendimizi öldürüyoruz.
Başkalarının cinayeti kendi intiharımızdan daha çok ilgimizi çekiyor.


















15 Aralık 2012 Cumartesi

Kapılar açıldı kaptan!

Öncesi var çocuk ile geçmişin
Tiranlar var hatta bir de şaman.
Kuyuya girmişler hepsi  derin değil
Dibi gözükmez,
İpe kısadan bir kurgu yapılmış kova misali gelecekleri.
Kimya bozulmaz kafa açıkken,
Kapılar kapansaydı,
Çocuk dışarıda kalırdı.
Başka ellerin üzerinde dağıldı,
Bedeninde ki göremediği parçaları.
Sonra da sessizliği bağırdı.


Bir çığlık duyuyorum
Çocuk bağırıyor, her vuruşta üç nota
İçindeki şeytanı yakmış
Aç kapıyı diye haykırıyor
Çöldeyiz bir başıma kalabalıkla
Ben kum tanesiyim koca çölde
O ise kertenkele
Sus diyor, korkma diyor
Güneş doğacak üzerimize
Ama karanlık bitmez diyor
Korkuyorum, daha çok korkuyorum...
Ayak sesleri, kalp atışları, birde benim korkum duyuluyor.
İyice kork diyor
Yok etmek için kork diyor
Aç kapılarını diyor...
Ayak sesleri, kalp atışları
Üç vuruş beş nota
Çöl sessiz kafam kalabalık
Kaybolmuşum kum denizinin içinde
Çünkü tüm kapılarım açık
Çocuk dikti gözlerini boşluğun noktasına
Bir film oynatıyor o noktada "sıfır" dı adı galiba...
Çığlık geliyor filmin içinde bir yerlerden
Sadece o duyuyor bir de ben.
Nokta gittikçe büyüyor
Kara bir bulut olup gökyünü kaplıyor
Damla olup çöle karışıyor
Sonra bir kadın memesinde
Bir damla süt oluyor 
Sütü içiyor biri
Kömür karası süt akıyor dudaklarının arasından
Gökyüzü nerede diye soruyor
Gökyüzü nerede?
Gökyüzü yerde.
Gökyüzü nerede?
Gökyüzü sende.
Gökyüzü nerede?
Gökyüzü bende.

Father,
Yes son
I want to kill you
Mather, i want....


FOR JIM MORRISON
08.12.2012

Seyr-i Alemci





5 Aralık 2012 Çarşamba

Kim Ki bu dili yaratmış...

Sevgili Kaptan,


Kore'ye doğru yelken açarsan özellikle Güneyine tanışmanı istediğim biri var. Kim Ki Duk adında bir adam. Oldukça sempatik ve alçak gönüllü. Gerçi budistleri düşünürsek hepsi birbirinin aynı. Gülümseyen tek hat gözleri ile, önünde eğilmekten zevk duyar haldeler. Bazen bu egosuz ve dingin halleri sinirimi bozuyor. Bazende peşlerinden tapınaklara gidip günlerce susabileceğimi hissediyorum. Tıpkı budizmle aramdaki papatya aşkı gibi Kim Ki Duk ile olan aşkım... bir seviyorum bir sevmiyorum...

 Kim ki bugüne kadar 15 film yaptı.... İlk sinema filmini izlediğinde 32 yaşındaydı. İzlediği filmler, Köprü Üstü Aşıkları (Leos Carax) ve Kuzuların Sessizliği imiş. Fransa da izlediği bu filmlerden o kadar etkilenmiş ki ülkesine dönüp hemen bir senaryo yazmış ve ödülü kapmış. Bu adam hiç bir sinema eğitimi almamış. 9 yaşından sonra fabrika işçiliği, fakirlik  ve aile içi şiddet... bileşenleri ile geçirdiği çocukluk evresi zaten hayatı boyunca taşıyacağı travmaları baştan belirlemiş. Sonra körler okulunda rahip olmayı denemiş, o da olmamış...  Derken birgün sadece uçak bileti parasını biriktirip Fransa'ya gelmiş. Bir sanat okuluna gitmek en büyük hayali. Sokaklarda resim yapıp satmış geçimini kazanmak için. İki yıl kadar takılıp Güney Kore'ye geri dönmüş. "Eğitimsizliğimin bana verdiği kompleksi hep yaşıyorum bu yüzden kendimi hiçbir zaman güvende hissetmedim" diyor bir röportajında. Ama, Boş Ev'i, Zaman'ı, Nefes'i, Pieata'yı , İlkbahar Yaz, Sonbahar Kış....İlkbahar'ı yapmaktan geri durmuyor. 

Şimdi "kim" olursan ol, sanat üretmekten kendini alamıyorsan hayatına dair bütün detaylar anlam kazanmaya başlıyor. Bu yüzden sanatçıların hayatını merak eder ve tanımak isteriz. Ne yapmışta böyle olmuş, başına ne geldi de acep bunu yazdı, ya da sıradan olmaması gerekliliğini kendimize ispatlamak mı isteriz... Bu kendimizle sanatçı arasında ki pis bir rekabet midir... Her ne ise bilemedim ama "yaratıcıyı tanıma aşkı" zaten insan oğlunun geninde var...

Kim'i tanımak için filmlerini izlemek yeterlidir diye düşünüyorum. O kadar açık ve net anlatıyor ki iç dünyasını. Hatta sadece iç dünyasını perdeye yansıtıyor desem yeridir. Kısaca bir bakalım sinemasına ...

Kim Ki Sinemasında Karakterler, genelde psikolojik olarak rahatsız tiplerdir. İletişim sorunu yaşarlar. Dertlerini konuşarak değil uzun uzun bakıp bir anda çıldırarak anlatırlar. Ve filmi izlerken dersiniz ki bir cümle söylese mevzu kapanacak, niye susuyorsun... Konuş... konuş... İşte burada yönetmen ustaca size kelimelerin aslında kendimizi anlatmak için yeterli olmadığını vurgular. Ama bu demek değildir ki "susmak" kendinizi ifade etmenin göstergesi.  Hayatınızda konuştuğunuz ama yine de kendinizi anlatmak için kelimelerin yetmediği anlar eminim olmuştur. İşte ustanın bahsettiği temsili karakterleri tam bu noktada duran ruhsal yapılardır. Ama o bu durumu kelimeler ile değil imgeler ile anlatmayı tercih eder. Tıpkı gerçek hayattaki o sıkışmışlığı anlatmak için kelimelerin yeterli olmadığı gibi. Ayrıca, Kim Ki Duk karakterleri film boyunca ruhsal bir yolculuk yaparlar, sonunda ya arınırlar ya da ölürler. Ki genelde bir ölü hep vardır. Bu da, budizmle oldukça paralel bir yaklaşımdır. Çünkü budist öğretilerine göre;


insanlar asıl hayatlarını, “geldikleri ve sonunda gidecekleri” alemde yaşıyorlar, gerçek özgürlük orada mümkün. O özgürlüğe burada ulaşmanın tek yolu var: Başta benlik bağımlılığı olmak üzere tüm zincirlerden kurtulup aydınlanmak, “uyanmak”.... 



Aydınlanma için ise ruhun acı çekmesi gerekmektedir. İşte Kim Ki Duk karakterlerinin sürekli bir acı halinde görmemizin temel sebebi terbiye sürecinde olmalarındandır. Aslında fark etmesek de çoğu zaman kendimizi cezalandırırız. Ruhumuz benzer acılar çeker. Fakat bunu kim ki duk kahramanları gibi fiziksel şiddet uygulayarak yapmayız; daha kabul edilebilir bir sınır çizeriz acı şekline. Mesela, sevmediğimiz bir işte çalışma zorunluluğunu ruhumuza her gün kabul ettirmeye çalışarak acı çekeriz. Bedenimize duyduğumuz hoşnutsuzluk ile güzellik anlayışını zorlayarak acı çektiririz... Sevilmek uğruna kendi oluşumuzdan uzaklaşarak acı çektiririz... Bu böyle uzar gider, global dünya insan ruhunu terbiye etmek üzere elinde bir kırbaç ile dolanıyor etrafta... 

Kim Ki Duk Sineması Kadın ve Erkek İlişkileri üzerinden, erdemli insan olma yolunda ki ahlak kavramlarını irdeler.  "Şehvet, sahiplenme duygusu, o da öldürme hissini uyandırır" der, İlkbahar Yaz, Sonbahar Kış... İlkbahar filminde ki rahip. Sonra bu deyişin tamamı bir film konusudur "Dream" de.  Kadın ve erkeğin bir olduğunu, tıpkı siyahla beyazın aynı olması gibi anlatır metaforlarında.  İhanet, bağımlılık, şiddet, sevgi, aşk, şehvet... temel konularıdır filmlerinin. Aslında bu konuların ortak çıkışı da var oluşsal bir yaklaşıma götürür bizi. 



Gelelim Görsel Şölene ve estetik anlayışına.... uzak doğunun balını bol miktarda yemektedir bu konuda. Renk cümbüşleri, tapınaklar ve mistizim... Doruk yapar kim ki duk sinemasında.  Gerçekten "less is more" anlayışı ile yapılmış  filmlerinden  sergi açılabilecek kadar  fotoğraf karelerine ulaşmak mümkündür.  Tabi ki estetik deyince benim aklıma "Angelopoulos" tan başkası şimdilik gelmiyor. 

Kıssa'dan hisseleri birleştirme ustasıdır desek umarım yanlış bir şey yapmış olmam. Çünkü sinemasının böyle bir anlatısı vardır. İzleyenler mutlaka özdeşleşir ve kendi hayatlarına dair bir pay çıkarır. Dersini alır öğretiyi özümser ve film bittiğinde aydınlanır. Ya da filmi sonuna kadar izleyemeyip ortasında kapatıp "bu ne ya" der. İkisinin ortasına şimdilik rastlamadım. Bu da yönetmenin belli olgunlukta ki ruhlara hitap ettiğinin göstergesidir diyebiliriz.


Bir görüşe göre, bütün filmleri birbirinin kopyasıdır. 

Ben bu görüşe sempatik bakanlardanım. Ama o zaman neden her filminin çıkışını duyar duymaz izleme telaşına düşüyorum diye de kendime sormadan edemiyorum. Çünkü aynı değiller. Fakat öylesine bir dil, bir tarz oturtmuş durumda ki, sonunda adı yazmasa da artık bir filmin ona ait olup olmadığını anlıyoruz. 

Son filminde bir değişiklik yapıp (Pieta) para, konusuna da el atmış usta. Sanırım ruhun verdiği sınavlardan birinin ona karşı olduğunu artık anlatma gereği duymuş. Ama bunu anne oğul ilişkisi üzerinden anlatması beni 12 den vurdu. Yine de filmi çok sevdiğimi söyleyemem :) Tabii bu onun sinemasına duyduğum saygıdan gram eksiltme yapmadı. 


Yönetmeni hiç tanımayanlar ve tanışmak isteyenler için "Boş Ev" başlangıç filmi olabilir. Hemen ardından "Yay" "ilkbahar yaz, sonbahar kış...ilkbahar" gelebilir. Sevdiniz ise diğerlerini yazmama gerek yok kendiniz bulup takip edersiniz. 

Aslında bu adam hakkında anlatmak istediğim çok şey var kaptan... Kim Ki Duk sinemasında ki cinsellik, derinlikteki  yüzeysellik ya da ahlak kavramlarının çağ dışılığı.... ama kendime saklamak istediğim bir yönü var bu ustanın. Belki de henüz tam olarak çözemediğim için. Bir zaman sonra özellikle Güney Kore seyahatinden sonra belki daha derinlemesine yazarım.



Martılar, haberinizi getirdi. Büyük bir fırtınaya yakalanmışsınız.  Size iğne ve iplik gönderdim.  Yırtılan dalgaları yerine dikin. 

Bir sonraki fırtınada yanınızda olacağım.

Şimdilik hasretle kalıyorum. 

Saygılarımla,

Seyr-i Alemciniz.




17 Kasım 2012 Cumartesi

"Dial M for Murder", Ev, Mercedes ve Anneler...

Sevgili Kaptan,

Sana iki müthiş kadından bahsetmek istiyorum. Burcu Halaçoğlu ve Bengisu Bayrak...

Bengisu ressam ve sinema üzerene yüksek lisans yapmış. Bir Hitchcock hayranı. Pera güzel sanatlarda geçtiğimiz perşembe günü sergisinin açılışında tanıdım kendisini.

Bazen uygulamalardan çok fikri seversiniz hani. Factory Girl'de sevdiğim bir diyalog vardır aklımdan çıkmaz. Ünlü rock star, andy 'nin sergisini gezerken der ki, "insanlar bu konserve kutularına sanat mı diyor ve buna yüzlerce dolar mı ödüyor, anlamıyorum"... ve kız ona cevap verir... "Bu bir fikirdir ve bu fikrin sahibi olan adama verilen değerdir"... Bu felsefeden hoşlandığım için popart bana hep yakın gelmiştir...ve popartçılar...

Bengisu'nun sergisinde de beni heyecanlandıran bir buluş vardı. Öncelikle serginin temelini oluşturan "Dail M for Murder" filminden bahsedelim biraz. Henüz izlemediyseniz bakmakta fayda var derim ben. Ustanın bolca çektiği  hikaye türlerinden biridir ve mükemmel cinayeti tasvir eder. Grace Kelly'nin müthiş performansı göz doldurur. Hitchcock filmleri üzerine çok şey yazılıp söylendiği için burada ustaya saygı kuşağı yapma niyetinde değilim ama bu filme daha önce Bengisu'nun baktığı gözle bakıldığını sanmıyorum.



Sergide ki film karelerine bakarken izlediğim şey, sanatçının gözündeki, ruhunda ki ve kalbinde ki yansımalarının kurgulanmış haliydi...


Bunu ifade etmek için ise şöyle bir yöntem izlemiş;

Filmin içinde bize gösterilmeyen bazı noktalar vardır. Beynimiz bunu kendiliğinden tamamlar. O yüzden bu detaylar ortak bilincin idrak edeceği şekilde serpiştirilir. Mesela esas adamın mektubu okuduğu sahne... Mektupta ne yazdığını görmeyiz... Nasıl bir mektup olduğunu bilmeyiz... Ama yönetmen bizim onu algılamamız için bütün ortamı hazırlar. İşte Bengisu, bu aralıkları kendi gözüyle doldurmuş... Bunu yaparken mektubu tuvale taşıyıp bence böyle bir mektuptu ve üzerinde de bunlar yazıyorduyu anlatırken, filmin içinde ki sözsüz anlara ise içinden geçen baloncukları doldurmuş... Ve yine yönetmenin izleyicisinin algısına bıraktığı başka noktaları, kendi yüreğinden geçen şekliyle harmanlamış....




Segide benim keyif aldığım uygulamalardan bir tanesi ise, filmin içinde Hitchcock'un da yer aldığı bir fotoğraf kullanılmıştır. Bengisu bu fotoğrafı ayrıca çerçevelemiş ve hemen üstadın yanına kendinide yerleştirmeyi unutmamış....

Bengisu'yu bu müthiş fikri ve uygulaması için tebrik edebilmeni isterdim kaptan... Belki karaya çıktığın bir gün birlikte başka sergilere gideriz...

Diğer kadın, Burcu Halaçoğlu ise eminim ayakta alkışlamak isteyeceğin türden biri...

Şöyle bir derdi var:

"Sesler, harfler, heceler, cümleler, Anlatıcı Kim? Anlatılan hikaye kimin? Ait olmadığın bir dilde hikeye anlatmak mümkün mü?"

60 dakika boyunca sizi hipnotize eden ve konuşmayı yeniden öğreten bu oyunun arkasında ki tasarlayıcıları da es geçmemek gerek tabi ki ama Burcu'nun performansı  yenilir yutulur cinsten değildi.




Bir hikaye dinliyorsunuz ama hikaye kimin ya da hikaye neyi anlatıyor umursamıyorsunuz. Çünkü izlerken, siz kendi hikayenizi yazıyorsunuz.

Deneyimlemeni isterdim kaptan, sonra da bana performansı izlerken yaşadığın kendi hikayeni anlatmanı...

 

Bu iki kadınında gösterdiği başarı, çağdaş yaklaşımları ve uygulama alanları hayatın hava kabarcıkları gibi... O kabarcıkların içine girip temiz havayı ciğerlerinize çekiyorsunuz ve dumandan, pislikten arınıyorsunuz bir nebzede olsa... Tıpkı sizin açık denizlerde hergün yaptığınız orsa dalışlarınız gibi...


Ben yolculuk öncesi hazırlıklarıma başladım. Duracağınız ilk limanda sizi karşılıyor olacağım. O güne kadar düşünüz düşüm, nefesiniz nefesim olsun.

Saygılarımla,

Seyr-i Alemciniz.


Not:

Performansı izlemek için;
gösterimler. 9, 16 kasım; 7, 22 aralık 2012
saat. 20:30
yer. GalataPerform
bilet. 20 tl

bilgi ve rezervasyon.
http://www.ba-bel.net/
info@ba-bel.net 

* Gösterimler 30 kişiyle sınırlıdır.
* Performans 60 dakika sürmektedir.

Sergi ve diğer çalışmalar hakkında bilgi almak için;
http://www.bengisubayrak.com/


Dial M for Muder' ı izlemek için;

http://www.izlebizle.net/cinayet-var-1954-turkce-dublaj-izle.html




 

6 Kasım 2012 Salı

Der Baader Meinhof Komplex

Sevgili Kaptan,

Yıl 1967. Berlin'deyim. Bir grup genç ile tanıştım. Babası rahip olan Gudrun, bir dava uğruna hayatını riske atan Audireas ve çocuklarından vazgeçmiş bir anne olan Ulrike... Başka çocuklarda var grupta ama onların isimlerini hatırlayamıyorum şuan.

 Hepsini ortak bir ülkü altında toplayan şey ise "dava"ları. Birlikte  iki saat geçirdik. Bir araya gelmemizi sağlayan kişi ise "Uli Edel". Uli 'ye ise bu gençleri benimle buluşturma fırsatını "Stefan Aust" isimli bir yazar sağladı.

Öncelikle Uli'ye beni bu genç insanlarla buluşturduğu için teşekkür ediyorum. Çünkü kendi ülkemde bu yıllara gidebilmek için ancak TV Dramalarının içinde sabun köpüğü repliklere, ya da iç gıcıklayan bir erkek sesinin okuduğu şiirlerden ibaret olan belgeseller dışında bir yere bakmam pek mümkün olmuyor.

Bizler alış veriş yapmaktan başka şeyler düşünmeye vakti kalmayan bir nesil olduğumuz için "birşey yapmalıyım" düşüncesini zihninde pek canlandırmayı beceremeyen bir topluluğuz. O yüzden hayatını bir amaca adayan bir grupla karşılaşmak beni film izliyormuşcasına (!) heyecanlandırdı.

Bu çocuklar, hiç düşünmeden ateş ediyorlar, banka soyuyorlar, uçak kaçırıyorlar ve kolayca hayatlarından vaz geçebiliyorlar. Ne yapmaya çalıştıklarını sorduğumda ise Ulrike aynen şöyle cevap verdi 

"bir taş atılırsa, bu cezalandırılması gereken bir davranıştır; bin taş birden atılırsa bu politik bir eylemdir. Bir otomobil ateşe verilirse, bu cezalandırılması gereken bir davranıştır; yüzlerce otomobil ateşe verilirse, bu politik bir eylemdir. Protesto, bana neyin yanlış geldiğini söylememdir; direniş ise benim için yanlış olanın tekrar vuku bulmamasını sağlamamdır.'' 

Fakat en baştan beri şiddet yanlısı olmasalarda nasıl bu duruma getirildikleri hakkına aslında hala çok fikrim yok. Ya da bu iki saat içinde bunu bana pekte iyi anlatamadılar diyebilirim.

Bu çocuklar soy isimleri olan "Baader" ve "Meinhof" u birleştirerek "Baader Meinhof" adıyla örgütleniyorlar. Aynı zamanda "R.A.F" (Rote Armee Fraktion) olarakta anılıyor.

Vikipedi ise bu konuda şöyle buyurmuş:

"RAF'ın ismi Japon paramiliter grup Japon Kızıl Ordusu'undan esinlenilmişti. Genellikle İngilizceye Kızıl Ordu Grubu ya da Partizanı olarak çevrilmekle birlikte aslında grubun kurucuları, komünist işçi hareketinin içinde yer alan, onun bir parçası olan bir militan grup olarak görmekteydiler. Yani örgüt üyeleri, fraksiyon terimini bir politik oluşum içindeki hizipleşme anlamında değil, bir bütünün parçası olmak anlamında kullanmışlardı. "Fraktion" terimi geniş, uluslararası Marksist mücadele yürüten solcu örgütleri tanımlamak için de kullanılmaktadır."


Senin anlayacağın kaptan bu çocuklarda her devrimin çocukları gibi alıştığımız kaybedenler kulübü üyelerinden. Hepimize sevdirilen arabesk bir tavır var ya hani "davalarında haklı ya da haksız kime ne sonunda geberip gittiler"... Neyse ben 1967 Almanya'sına geri dönüyorum. İran Şahı Berlinde.
 
2 Haziran 1967'de İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin Batı Almanya'yı ziyareti sırasında, yumuşak başlı protestolar ayaklanmaya dönüştü. Sürgündeki İranlıların şiddetli protestolarının ardından Alman öğrencilerden geniş destek gören bir grup Şah'ın ziyaret ettiği Berlin Operası'nın etrafına toplandı. Gösteriler sırasında, ilk kez bir gösteriye katılan Benno Ohnesorg adlı öğrenci Batı Almanya polisinin açtığı ateş sonucu öldü.
Devlet ve polis şiddeti gören ve Vietnam Savaşı'na öfkeli kalabalık, Ohnesborg'un ölümüyle iyice hareketlendi ve o gün Alman solu için tarihi bir dönüm noktası oldu. İsmini Ohnesborg'un öldüğü günden alan ve militan anarşist bir grup olan 2 Haziran Hareketi doğdu. Bu olay ayrıca, Thorwald Proll, Horst Söhnlein, Gudrun Ensslin ve Andreas Baader'i Alman alışveriş merkezlerini yakmayı planlayan gevşek bir yapıda bir araya getirdi. Grup elemanları, 2 Nisan 1968 tarihinde Frankfurt'ta tutuklandı ve dört sanık yargılanırken Ulrike Meinhof adlı gazeteci Konkret adlı politik dergide onlar hakkında pek çok sempatizan yazı yazdı.
11 Nisan 1968'de öğrenci hareketlerinin öncüsü ve sözcüsü Rudi Dutschke başından vuruldu. Ağır yaralı olmasına rağmen 1979 yılında, yaralanmasının geç bir sonucu olarak son nefesini verinceye kadar siyasi eylemciliğe devam etti. Saldırgan Josef Bachmann adında muhafazakâr bir işçiydi.


İşte bu çocuklar ile bu olayların arifesinde tanıştım. Sonrasında patlama, çatışma filistin kampları vs vs... Derken hepsini yakaladılar. Tecrit, mahkeme ve kaçınılmaz son.

Onlarla geçirdiğim iki saatin sorumlusun olan "Uli Edel" e söylemek isteyip içimde kalanlar oldu kaptan. Şimdi onları size anlatmak istiyorum. Ne zaman biri beni tarihe ve yaşanmış gerçek olaylara alıp götürmek istese içimde göreceğim herşeyin gerçekliğe uygun olması gerektiği gibi bir şartlanma oluyor. Hele de bu politik bir dönemse beni yolculuğa çıkartanın taraf olma durumunu hemen sorgulamaya başlıyorum. Oysa Steven Spielberg, beni dinazorlar devrine götürdüğünde ona karşı ne kadar da hoşgörülü davranmıştım. O yüzden aceleci davranıp "Uli" ye söylenmediğim için halimden hoşnutum. Ama sözlük yazarlarının neler söylediklerini sizinle paylaşmadan edemeyeceğim. Bakın "entry" ler aynen şöyle;


7.  stefan aust 'la, basta raf'in kurulusunda yer alan, sonra filistin kampindan kacip alman hükümetine siginan peter homann 'in, baader-meinhof 'la tanisikliklarinin ekmeginin yiye yiye bitiremediklerini gözümüze sokmus, bol patlamali film. acikcasini söyleyeyim, senaristi duyunca pek bir objektiflik beklentisiyle filme gitmesem de, az bucuk hakkaniyet bekliyormusum demek ki, hayalkirikligina ugradim.

film, degil mitosu yikmak, onu en klise en haliyle yeniden üretiyor. ilginc bir sekilde, 12 eylül'ü bilmeyen türk gencliginin gecmisi dizilerden "ögrendigi" gibi, deutsche herbst 'i, raf' i bilmeyen alman gencligi de raf'i bu filmle "tanidi". neyse biz mitosa dönelim:

öncelikle ortada raf'in neden ortaya ciktigini, neden siddeti sectigini görmüyoruz. iki dakikalik bir antisah demosu, dolu bir anfi, rudi dutschke 'nin vurulmasi, meinhof'un televizyon röportaji arka arkaya yasak savar gibi acelece siralaniyor ki patlamalara filan gecelim. ne barisci ögrenci/isci hareketlerinin siddetle bastirildigini görüyoruz, ne politikacilarin/bürokratlarin, halkin taleplerine vurdumduymazligini ne bewegung 2.juni 'yi ne de eylemlerin ilk basladigi sirada baader'lerin neredeyse her besinci alman'dan buldugu halk destegini. sürekli bir vietnam-filistin muhabbeti dönüyor; zengin ülke sipalarinin maceraperestliklerine kilif olarak sectigi. arasira meinhof, arkadan bildiri okuyor; provakatif, cignene cignene ici bosalmis cümleler, sinirbozucu bir tonlamayla kulaklarimizi taciz ediyor.

tiplemeler daha bir alem:
baader psikopat, tüm hatunlarin dibi düsüren, buna ragmen kadin düsmani (ensslin haric, onunla güzel ciplak sahneleri var tabii), yakisikli asi. sürekli sinirlerini kaybediyor, olur olmaz yerde patliyor, ona ragmen catisma sahnesinde sigara icecek, yoldasiyla cakmak alisverisi yapacak kadar über cool. disipline gelemiyor. tabii cezaevine düsünce durumun ne kadar feci oldugunu anliyor, ah ne yaptik biz oluyor, yine de mahkemede espri üstüne espri patlatiyor, zavalli hakimi sapsallastiriyor. dengesiz, malin önde gideni.

meinhof, evinden sikildigi icin maceraya atilan, bos bos gezevelikler eden,ne istedigini bilmeyen, sinir krizinin esiginde hafif salakimsi ev kadini. zaten o güzelim hapis kosullarini da o yüzden kaldiramiyor, yoksa adamlar sana özel hapishane yapmis, gir icine otur, mis. yok, oraya buraya mektup yaziyor ortaligi ayaga kaldiriyor. holger meins 'in, aclik grevinde öldügü arada, kapilarin izole edildigi siralarda filan ara sira gardiyanlar sertlesiyor ama teröristsin o kadarina da katlan yanee.

 


ensslin, seksi, siddet manyagi top model ama o da über cool bi hatun allah'i var.

ensslin'le meinhof yanlis eylem secimi yüzünden sacsaca basbasa kavga eden tikilere dönüsüyorlar hapiste (gerci yönetmen bunu senaryoya kendilerinin soktugunu söyledi ama, olmus olabilir de yani) baader amsalak, ensslin ne derse ona kaniyor. meinhof'un üstüne bi gidiyorlar, bu da dayanamayip intihar ediyor mecburen. filistindekiler bu yoz tiplemelere sirf antisiyonist olduklari icin katlaniyorlar. (adamlara sorunlari olan yoldaslarini*israil ispiyonu diye öldürtmeye kalkiyor baader'le ensslin. o kisi de stepfan aust'la calisiyor büyüyünce. bu olayin, kendinden baska yasayan tanigi olmadigindan, sözüne inaniyoruz tabii.) günde iki kere aranan hücrelerinde silahtan, kendi yaptiklari telefonlara kadar ne ararsan var zaten. en sonunda ortaligi o kadar gereksiz kana buladiktan sonra (etraf kan gölü, patlama üstüne patlama,amerikan üslerinde yerde can cekisen bacagi , kolu kopuk sahislara yakin cekim sahneleri, özel efektin anuna koyuyoruz, harika) intihar ediyorlar da biz de kurtuluyoruz hücrelerinde giderek zavallilasan bu tiplemelerden. filmin en akli basinda zati gizli servis baskani, garibim hükümete laf geciremedigi icin oluyor zaten bütün bunlar. (bu arada bütün vatandaslarin bilgileri ilk kez bir bilgisayar merkezinde toplaniyor. o zamanlar pc yok, bilgisayarlar devletlere satiliyor, almanya bu isin faidesini görünce, parasi yeten ne kadar devlet varsa siraya giriyor. buna güzel bir atif die dritte generation filminde vardir.) tabii hükümetin böylelikle az da olsa sucu var bu islerde olmus oluyor, kiziyor insan haliyle.

ikinci ücüncü nesillerse zaten dangalak, gözü dönmüs, beyni yikanmis picler. ben bile gebertirim onlari, o derece.

filmde senaristin buldugu tabii akisi bir sekilde heyecanli tutmak istedigi icin degistirdigi yerleri say say bitmiyor -sözgelimi jürgen ponto 'nun esi, gercekle bir alakasi olmayan sahneler yüzünden, bundesverdienstkreuz madalyasini geri verdi- ama hey, bu bir tarih dersi degil adamim, izleyicinin sinemaya gelmesi gerek.

neredeyse figuran rollerine kadar alman sinemasinin crem de la cremini biraraya getiren castin oyunculuguna, söylecek pek bir sey yok. kafamizdaki terörist neyse onu fenafillaha erdirmisler. bruno ganz zaten baba. siddetin estetize edilisini filan ben patlamalardan göremedim. haa, su sahneye bakiniz derim yine de:

http://www.widescreen-vision.de/...on_16092008_07.jpg
adamlar sanki memleketin en iyi korunan zatlarindan birine*suikast düzenlemiyorlar da, annie leibovitz 'e poz veriyorlar. ha hazir leibovitz demisken bir de bu var tabii:

`http://d.yimg.com/...3fyatd71quqjnrbmdkurw--#309,232`
nedir, hic mi kürklü ve converseli, hücresinde meditasyon yapan adam görmediniz?

islak, aralik dudakli, kisik skerim bakisli, orijinal arama ilanlarindan esinlenilen afis de su:

http://www.cinefacts.de/...inhof_komplex_plakat_4.jpg

alman sinemasina ilgiliyseniz, hatirla sevgili 'nin türk yakin tarihini dogru ve objektif yansittigina inaniyorsaniz, moritz bleibtreu 'yu, johanna wokalek 'i fantazilerimden eksik etmem diyorsaniz, buyrunuz.

botox notu: linklere el attim. baska seyler de oldu sözgelimi, stephan aust basta brigitte mohnhaupt und christian klar gibi filminde kullandigi kisilerle hic görüsmemis, fikirlerini almamis olmakla övündü, brigitte mohnhaupt'un seks sahnelerinin, raf'in devrimci kisiligine acik bir saldiri oldugu gerekcesiyle yaptigi mahkeme basvurusu reddedildi. gerekce sanatci özgürlügü. "sadece ve sadece gercegi anlatacagiz, mitosu yikiyoruz"cular mahkemede her ne hikmetse "bu bir filmdir, gercekleri yansitmak gibi bir iddiamiz yok" dediler, pronto ailesine. ensslin'i hic bir tarihi gercege uymayacak sekilde önderlik, femme fatale vs. olarak stilize etmelerinin, alman teenagerlarina yönelik bir pr olayini oldugunu citlativerdi muhtelif röportajlarinda johanna wokalek. bu arada filmimiz tereciye tere satamadigindan oscar alamadi. hemen bana ne demeyin, ne kadar patlama gümleme fetisistinin, romantik kalbin kirildigini bir bilseniz...

(sekundant, 29.10.2008 22:08 ~ 18.03.2009 08:37)


--- spoiler ---
neredeyse vandal olarak anılan raf'ın şiddeti seçme durumu bence net bir şekilde anlatılıyor. ciddi anlamda bir baskı var, hem sağcılardan hem de onları manuple eden basın tarafından. üstelik hitler rejimi görmüş bir gençlik var, korku içerisinde. hızlı ve etkili bir biçimde tehlikeyi atlatma derdindeler.

baader'in maço, kadın düşmanı, kibirli, çok havalı bir adam olmadığını söyleyen maalesef ki bir kaynak yok. fakat buna rağmen çiğ ve dürüst öfkesi için sevilebilir. ensslin hakkında da baader'i kayıtsız şartsız onaylama eğilimli olmadığını söyleyen bir tanık yok. meinhof da sessiz, hüzünlü bir "ciddi melek" olarak anılır. yani karakterler karikatürize olmaklar beraber bence yerinde. özellikle baader'in yıllar geçtikçe olgunlaşması, hapishane yıllarında çok daha "tahammül edilebilir" bir karaktere dönüşmesi bence son derece hoş bir detay.

avukatlarına zorla cüzdan çaldırdıkları bölümde, hemen arkasından kendi arabası çalınan baader, olayın sonrasında yasadışılığı politize bir biçimde uygulamaya başlıyor. halkı değil, büyük bankaları soyuyorlar. sağa sola ateş etmeyip, bilinçli suikastler düzenliyorlar.

raf, oldukça züppe görünüyor. ama maalesef ortada bunun aksini kanıtlayan bir bilgi yok. filistinde çıplak güneşlenme ile bilgiler
baader filminde de veriliyor. ancak kampta kadın erkek beraber kalmak konusunda ısrarcı oldukları, cinsel özgürlük ve emparyalizmle savaşın beraber yürütüleceğine inandıkları kesinleşmiş bilgiler. "sikişmekle ateş etmek aynı şeydir" gibi laflar tellafuz ettiklerine dair bilgiler de var başka kaynaklarda.

meinhof'un yakalandığı sırada histerik bir biçimde ağlamaya başladığına dair hiçbir bilgi yok. bilakis
ulrike isimli biyografisinde, direndiği, "domuzlar" diye bağırarak çırpındığı söyleniyor. bunun, filme sinemasal bir etki katmak için eklendiğini düşünülebilir. fakat filmin devamında da savunulan "yaptığı şeyleri sonuçlarını düşünmeden yapmış, pişman kadın" tiplemesinin başladığı nokta burası aslında. yine aynı kitapta ensslin ve meinhof'un hapisanenin ilk günlerinde özellikle çocuklarını terk etmiş iki anne olarak birbirlerine destek oldukları, fakat zamanla iki düşmana dönüştükleri anlatılıyor, hatta iki karakter filmde tıpkı kitaptaki kelimelerle hakaret ediyorlar birbirlerine

ikinci ve üçüncü nesilin eylemlerini teorik ve pratik olarak liderlerini kaybetme korkusunun baskın olduğu bir ruh hali ile yaptıkları oldukça açık. yeteli olamıyor, çözüme ulaşamıyor ve dozu gittikçe arttırıyorlar. bu du açıklanabilir. elbette aldıkları uluslararası destek de dile getiriliyor. ayrıca yürüttükleri kampanyayı diğer ülkelerdeki elçilikleri kullanarak, hatta uçak kaçırarak büyütüyorlar, yani uluslararası bir soruna dönüştürüyorlar. bu açıdan başarılı oldukları söylenebilir. birinci nesilden çok daha organize çalışıyorlar.

hapishane koşulları, özellikle ilk yıllarda çok korkutucu. bunun da bazı sahnelerde verildiğini düşünüyorum. ancak daha sonrası için bir rahatlama olduğu söylenebilir. fakat meinhof ve ensslin'in kaldığı hapishane ile diğerlerininki farklı, dolayısıyla tüm "şefler" öle bir arada rahat rahat toplantılar falan düzenleyemiyor, aralarındaki iletişimi avukatlar sağlıyor. bununla birlikte, iki kişilik yer yatakları ve televizyonlarla rahat birer hücre yaşamı sürdürdüklerine dair bir bilgi de yok. hatta möller, yani sağ kurtulan kişi, hapisten çıktıktan sonraki yaşamında da çok ciddi görme, işitme, konuşma rahatsızlıkları ile mücadele ediyor.

tabii ki en tartışmalı bölüm intihar bölümü. her şeyden önce, meinhof'un intihar etmesi için sebepler yerindeymiş havası yaratılıyor. diğerlerinin de intihar etmek için içeri nasıl cephane aldıkları ile ilgili devlete ait bir takım komplo teorileri tekrarlanıyor, nasıl olduysa enseye isabet eden bazı kurşunlara değinilmiyor. yetmiyor, dışardaki raf üyelerinin de bu gerçeği bildiği ancak gizledikleri ima ediliyor. fakat filmi "tarafsız" kılma niyetiyle buna da politik bir kılıf uyduruluyor: kaderlerini ellerine almak istediler!

sonuç itibari ile, bütünüyle raf karşıtı, raf'ı sığ bir terör örgütü, raf elamanlarını da şiddet meraklısı piskopatlar olarak gösteren bir filmi, bu ikiyüzlü, manuplatif filme tercih ederdim. bu film, size inanabileceğiniz bir dava, özdeşleşebileceğiniz karakterler veriyor ve sonuçta, hepsinin işlevsiz ve umutsuz birer çaba olduğuna ikna oluyorsunuz.
---
spoiler ---

(sureyya goes to the club, 14.04.2009 00:51)
 

Başka yorumlarda var kaptan ilgini çekerse kendin girip bakabilirsin.  Ama bütün bunları okumadan benim sana tavsiyem tabi ki seninde bu çocuklarla tanışman. Bunun için aşağıda ki linki rüzgara verdim en yakın zamanda yelkenlerden içeri süzülür.

Son olarak ne tarz eleştiri alırsa alsın bu tip filmlerin yapılmasını diliyorum. Gudrun'un da dediği gibi "ilahiyatçılar hep umar" !!!
 Öyle değil mi kaptan :)

Saygım ve sevgim dümeninizde...

                                                   Seyr-i Alemciniz.


http://www.sinegoz.com/alman/der-baader-meinhof-komplex-2008/

 

1 Kasım 2012 Perşembe

Bir martıyım ben, yo yo değilim....


Sevgili Kaptan,

 

Yaşamaya ara verdim bu aralar. Turistik vizem bitmek üzere. Geminin yolunu gözler oldum. Nicedir sizden haber alamamanın hüznü içindeyim. Eğer dalgalar sesimi size ulaştırıyorsa yeni rotanız “bulanık sular” olsun.
Bilirim dibi görünen suları seversiniz siz ama bulanık suların gizemini ancak ve ancak içine atlamaya cesaret ederseniz hissedersiniz.

 
Bugün bir martıyla ahbaplık ettik. Uçmaktan hayli sıkılmış bir martı. Kanatlarını çırpacak hali kalmamış. Birlikte uzun bir yürüyüşe çıktık. Nereye gittiğimizi bilmeden  az ve öz gittik. Ara sıra anlamsız birkaç cümle kurduk birbirimize vakti geldiğinde kullanmak üzere sakladık onları. Sonra yorulunca yürümekten sessizliğe gömmek istedik kendimizi. Durduk. Birbirimize hiç bakmadan gömülmek üzere hazırlık yapmıştık ki inceden gelen kadın çığlığı ile ikimizde irkildik. Sese doğru döndü göz bebeklerimiz, kirpiklerimiz ayak parmaklarımızın ucu. Kadın bağırmak için nefes alıyor sonra da ayak izi bırakacak gibi sesler çıkartıyordu. Sesine yaklaştık kadının. Kulaklarımızdan içeri süzülmesine izin verdik. Bedenimizi karış karış bir çırpıda gezip kalbimizin içinde mola alan bir sesi vardı.

 

Ben, martı ve kadının sesi oradan birlikte ayrıldık. Artık hem sessiz hem de çığlıklıydık. Üç kişilik bir yoldaşlık oldu bir an için yolculuğumuz. Gündoğumu gibi bir yerlerde ayrıldık. Üçümüzde hem önümüze hem de birbirimize bakar halde yürüdük bir süre.

 

O an bir şarkı çıksın karşıma istedim. İçinde benden hiçbir şey olmayan bir melodisi olsun …yavaşça kavrasın belimi notaları… “dumandan gecelerim olsun içime çekebileceğim” diye bir söz olsun şarkıda...

 

Sonra ıslık çalan ağaçlar arasına karıştım bir ara. Yapraklar dans ediyor ıslıklarda…Ben yüzümü denize döndükçe pusulam beni dağlara götürür durur buralarda.

 

Ben gelemiyorum, sen dön kaptan.

 

Saygılarımla,

 

Seyr-i Alemciniz.